
[Caption.iT - Picture Captions]
1 Mayıs Perşembe günü minik meleğimiz doğdu. Pamuk ellerinden öptüm, kokladım. Canım benim, dilerim hep sağlıklı ve mutlu ol, yüzünden gülücükler eksik olmasın...
05 Mayıs 2008
"Hala" oldum!
Gönderen
Defne
zaman:
Pazartesi, Mayıs 05, 2008
27
yorum
30 Nisan 2008
Işıklar içinde yat...
Sabahtan beri, yakamda o pırıl pırıl gençliğinin simgesi resmin ile - boğazımda kocaman bir düğüm - adımladım adliye koridorlarını. Seni tanımıyordum ama önce meslektaşın sonra bir "insan" olarak diliyorum ki bu cahillik, bilinçsizlik, bu duyarsızlık son bulsun. Avukat sadece "avukat"tır.
Gönderen
Defne
zaman:
Çarşamba, Nisan 30, 2008
18
yorum
21 Nisan 2008
Sayıklama
Bu sene çok erken başladım "Tatil istiyorum!" sayıklamalarına. Daha Nisan ayının ortalarında bunu yaparsam, vay benim halime. Anlaşılacağı gibi hem zihin hem beden yorgunluğu hakkımdan geldi. Özellikle geçen hafta sonu başlayan işle ilgili stresli günler uykusuz bıraktı beni. İşle ilgili dediysem tamamen işle ilgili yani bir müvekkilimizin hakkındaki şikayet sonrasında açılan ceza davasının ilk duruşmada beraat kararı aldık ama biz de dinginlikten, huzurdan, rahattan hüküm giydik o hafta. Deniz ve İpek beni aradıklarında ikisine de aynı cümleyi kullandım. "Kafama balyoz yemiş gibiyim!" :P.
Hakikaten tatil istiyorum ben. Şu durumda tek seçeneğimiz bir hafta sonu kaçamağı. Kaçamak kelimesi sanki olumsuz bir izlenim veriyor değil mi insana :D. Oysa "haftasonu tatil kaçamağı" deyince nasıl da güzellikler barındırıyor içinde ve de ne hoş geliyor kulağa. Ama orada da duruyorum çünkü koca yok. Askerlikten sonra bir başladı iş gezileri, dur durak bilmiyor. Öyle ki, yaz tatilini bile birlikte yapamamıştık onun Yunanistan gezisi yüzünden. Ben Akdeniz sularındayken, o Ege sularında hem iş hem tatil yaptı. Yine yok adam. Bul ki bir haftasonu tatile gidesin. Neredeee! Dün yolcu ettim yine. Bu sefer yurtiçi ama bir yorgunluk işte insana. Sonra tabii ki adam haftasonları evinde dinlenmek ister. Karısı da havadar bir faaliyet. İkisi de haklıdır ama çıkar yol bulunamaz. Mayıs ayında şeytanın bacağını kırmaya niyetlidir kadın. Yani "Ben"!
O da olmazsa kendimi mutfak faaliyetlerine verir sizin için çalışır çalışır, yeni tariflerle dönerim. Şimdi koca yok, yine annem ve babamlayım. Pek bir rahatım, sıkıntım yok -sevdiğim adamı özlemek dışında- yemek derdi yok, evişi derdi yok, annemin babamın yanıbaşında...
...
lüküs hayat
lüküs hayat
bak keyfine yan gel de yat
ne guzel sey
oh ne rahat
lüküs hayaaaat!
...
Gönderen
Defne
zaman:
Pazartesi, Nisan 21, 2008
10
yorum
10 Nisan 2008
Benim de
hayallerim,
düşüncelerim,
sevinçlerim,
dargınlıklarım,
hayalkırıklıklarım,
çılgınlıklarım,
beklentilerim,
kahkahalarım,
kızgınlıklarım,
keşkelerim,
gözyaşlarım,
mutluluklarım...
var.
NOT: Fotoğraf mutfak penceremin önünden.
Gönderen
Defne
zaman:
Perşembe, Nisan 10, 2008
18
yorum
09 Nisan 2008
Dünyayı Güzellik Kurtaracak!

Bloglar arası oyunlara katılmakta hep gecikiyorum. Yine öyle oldu ama Acemi Aşçı İpek ve Nym'in davetiyle, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bu konu için birkaç cümle de ben yazayım. Mim'i Doctus forum sitesi başlatmış. Bir avukat olarak bu konuda pekçok şey duyuyor ve okuyorum ama karşılaştığım veya okuduğum herbir olay beni her seferinde derinden sarsıyor ve prensip sahibi olmamda yol gösteriyor. İşin mesleki kısmını bir yana bırakırsam, gittikçe kirlenen dünyayı güzelliğin kurtaracağına inanıyorum ben de.
Çocukluğumdan hatırladığım bir detay, birkaç arkadaşımla öğretmenlerimizden birinden aldığım mandolin dersleridir. Mandolinimle çalmış mıydım bu şarkıyı bilmem ama nedense ilk aklıma gelen bu oldu:
Ilgaz Anadolu'nun
Sen yüce bir dağısın
Baharla yeryüzünde
Güzellerin bağısın
Yalçın kayalıkların
Göklere yükseliyor
Senin dumanlı başın
Bulutları deliyor
...
Beni, ruhumu okşayan harika sözcüklerle sobeleyen İpek'ciğimin yazdığı gibi zinciri koparmıyorum ve yazdıklarını severek okuduğum Nihan'ı zincirin bir halkası olmaya davet ediyorum.
Gönderen
Defne
zaman:
Çarşamba, Nisan 09, 2008
5
yorum
01 Nisan 2008
Renkli
Havanın kapalı olmasının sıkıcılığı bir yana, yağmurdan hiç şikayetim yok. Geçtiğimiz yaz başkent olarak çektiğimiz susuzluk problemi hiç aklımdan çıkmıyor. Sadece bizim yaşadığımız şehir değil tüm dünya kuraklık sinyalleri veriyor ki yağmur yağdıkça benim mutluluğum büyüyor. Bu çok derin ve hassas bir çevre konusu, herkesin kendi üzerine düşeni yapacağından da şüphe duymak istemiyorum. Bu arada iki sürekli takip ettiğim arkadaşım tarafından sobelendim, hem de oldukça hassas ve mutlaka üzerinde durulması gereken başka bir konuda. Bir sonraki yazımda değineceğim.
Gelelim yukarıdaki güzellere. Geçtiğimiz sene de bir bahar yazısında yazmıştım, bahçemiz yok bizim ama kocaman bir balkonumuz var diye. Şimdilik balkon havası gelmediğinden, odalarımızdan birinde , odanın çeşitli köşelerinde, pencere önlerinde yaşatıyorum bu güzelleri ben. Her akşam uykuya dalıp, her sabah gün ışığı ile uyanışlarını görmek keyif veriyor bana. Geçen sene sitemizin çok sevdiğim bahçesinden aşırıp :P evet yanlış okumadınız, aşırıp evde saksılarımdan birine diktiğim ve sonradan adının kedi tırnağı olduğunu öğrendiğim azgın çiçeğin tohumlarını saksısında bırakmıştım. İki hafta önce sulamaya başladım ve hafta sonu sürpriz merhabalarıyla uyandım minik filizlerin. Biraz daha serpilsinler, paylaşacağım sizinle. Menekşelerim hala çiçek açmadılar. Araştırdım ve uygulamaya geçtim, sizin yorumlarınızdaki tavsiyelerinizi de gözardı etmiyorum tabii. İki menekşeden birini kocam birini ben olmak üzere paylaştık ve ikimiz de kendi uygulamalarımızla bakıyoruz kendi menekşelerimize. Bakalım hangisi daha önce çiçeklenecek. Umarım ikisini de ziyan etmeyiz :D.
Soğanlı çiçekleri yani sümbül ve laleyi ilk defa aldım bu sene. Becerebilirsem soğanlarını muhafaza edip gelecek sene de kendileriyle baharı karşılamak istiyorum. Tüm bu renkler beni gündelik telaşların, iş koşturmacasının stresinden biraz olsun uzaklaştırıyor. Evde çiçek olup olmaması farketmez diye düşünen kocamın bile bir menekşeyi sahiplenmesi, bakımını üstlenmesi çok hoşuma gitti açıkçası.
Gönderen
Defne
zaman:
Salı, Nisan 01, 2008
20
yorum
18 Mart 2008
Mayhoş *** Hediyeler
Koşu bandımız geldi, kuruldu, üzerinde yürünmeye başlandı ama forma girmenin asıl önemli ayağı olan yemek kısmı henüz tam istenildiği düzene sokulamadı. Yavaş yavaş abur cuburlar kesilip zeytinyağlılara, sebzelere, salatalara ağırlık vermeye başladım. Evimizde zeytinyağlı sebze yemekleri mutlaka ve sıklıkla yapılır ama bu sıra biraz daha ihtiyaç var kendilerine.
Son zamanlarda mutfak faaliyetlerini artıran ben yaptıklarımı sizinle zaten paylaşıyorum. Yine bir tane var sırada. Bildiğiniz sıradan zeytinyağlılardan bir tarifi paylaşarak canınızı sıkmayacağım tabii. Şu da var ki, belki bu zeytinyağlı sizin evinizde sıradanlaşmış olabilir ama bizimkinde henüz değil :). O nedenle eşimin baş malzemesi nedeniyle önyargıyla baktığı ama yerken sorun çıkarmadığı :D bu lezzetli zeytinyağlı yer elması tarifini sizinle paylaşmak istedim. Tarif, yaptıklarını güvenle ve severek denediğim Nezaket'ciğimden. Açık Büfe'sinde sunduğu tarifleri hep çok beğenerek denemişimdir. Ve denediğim hiçbir tarif beni yanıltmadı. Tarifi aynen kopyalıyorum ama siz bir de onun farklı ve güzel sunumu nu görün.
1 kg yer elması
2 adet havuç
2 adet patates
1 tepeleme yemek kaşığı un
1 tane limon
½ çay bardağı zeytinyağı
2 adet kesme şeker
1 çay kaşığı tuz
* Yer elmalarını iyiyice yıkayalım ve soymaya başlayalım. Büyükse ikiye bölerek yarım limon sıktığımız suya atalım ki kararmasınlar. Patates ve havucu da soyup istediğimiz büyüklükte doğrayalım.
* Tencereye zeytinyağını, un, tuz, kesme şeker, yarım limonun suyu ve 2 çay fincanı kadar sıcak suyu koyarak iyice karıştırıp bir sos yapalım.
* Limonlu suda bekleyen sebzelerin suyunu süzerek tencereye sosun içine alalım. Tenceredeki su miktarı sebzelerin üzerini örtecek miktarda olmalıdır, gerekirse biraz daha sıcak su ilave edelim.
* Orta ateşte havuçlar yumuşayıncaya kadar yer elmalarını pişirelim. Kapağı kapalı soğumaya bırakalım. Bir kaç saat dinlendikten sonra kurutulmuş dereotu veya taze dereotu / maydanoz ile tabağı süsleyip servis yapalım.
NOT: Ben taze dereotu tercih ettim ve bu hafif mayhoş zeytinyağlıya da bayıldım.
Moskova'dan döndükten bir hafta sonra Mersin'e giden(yine iş nedeniyle) kocam fotoğraftakilerle döndü. Bir kavanoz turunç reçeli ki bayılırım turunç reçeline, bir paket kerebiç ve bir paket de cezerye. Turunç reçeli ve cezerye olması gerektiği gibi tüketilirken annemim yokluğunda çaya davet ettiğimiz babamın da gönüllü :) katkılarıyla kerebiçlerimiz tükendi. Geçen hafta Deniz ile telefonda konuşurken konu kerebiçe gelince, cevizli mi diye sordu. Genelde cevizli olurmuş çünkü, öyle dedi. Bizimkinin içinde enteresan bir şekilde hurma vardı ve ben tadını çok beğendim. Hani cevizlisi olsa o da çok makbule geçerdi ya neyse, bir dahaki sefere artık. Şimdi buyurun bakalım; koşu bandıyla ve zeytinyağlı sebze yemeğiyle açılmış bir mevzu, kalorisinin fazlalığı konusunda hiç şüphe götürmeyecek olan kerebiç ile kapatılır mı ? Yaptım bile...:))
Gönderen
Defne
zaman:
Salı, Mart 18, 2008
35
yorum
12 Mart 2008
Kurabiye Serisi - I
Akşam çayının yanında hep tatlı birşeyler olsun isteyen kocam sayesinde, kurabiyeler konusunda uzman olma yolunda ilerliyorum. İşte tam da bu vesile ile şu sıralar hep kurabiye denediğimden, bir kurabiye serisi hazırlayabilecek kadar malzemem var elimde. Şimdilik iki tanesiyle başlıyorum.
Lorlu-damla sakızlı kurabiyeler... Muhteşem bir tat bana göre. Uzun zamandır denemek istediklerim listesinde bekleyen, canım İpek'in de tavsiyesiyle, bulduğum ilk fırsatta denediğim, eşimin bayıla bayıla yediği, vs vs böyle uzar gider kendimi durdurmazsam :). Kısacası mutlaka deneyin. Tarifi iki versiyonlu uygulayabilirsiniz. Dilerseniz benim yaptığım gibi asıl tarife sadık kalıp, sıvıyağ kullanabilirsiniz, dierseniz onun yerine yumuşamış 2 yemek kaşığı katı yağ(tereyağ) kullanabilirsiniz. Denedim, ikincisi de güzel oluyor. Tarifini tekrar yazmak yerine, Sibel'in Kahvesi'ndeki tarife yönlendiriyorum sizi. Pişerken yayılan kokuya bayılacaksınız.
Not: Siz fırında biraz daha tutup daha fazla kızarmalarını sağlayabilirsiniz.
Bir diğeri de, başucu :) kurabiye tariflerinden diyebileceğim çok beğendiğim bir tarif. Ev Cini'nin sitesinde görüp denedim ilk kez ve sonrası geldi. Ev Cini tarifin kaynağına kendi sitesinde yer vermiş. Bu fotoğraftakiler ikinci sefer yaptıklarımdı. İkinci seferde kendimce ama orjinal tadını bozmayan değişiklikler yaptım.
Malzemeleri kendi kullandığım şekliyle, yapılışını ise orjinal haliyle yazıyorum.
100 gr. tuzsuz tereyağı, oda sıcaklığında iyice yumuşamış
1 su bardağı (200 gr.)toz şeker
1 adet iri yumurta
1 tatlı kaşığı vanilya
2 su bardağı un
1/2 tatlı kaşığı kabartma tozu
1/2 tatlı kaşığı karbonat
1/2 tatlı kaşığı tuz
1.5 tatlı kaşığı instant kahve (nescafe)
1 su bardağı damla çikolata(bu sefer çok az kattım)
1/2 su bardağı kuru üzüm
1 yemek kaşığı kakao(hamurun yarısı için)
1. Fırını 170 dereceye (turbo-fanlı fırınlarda 150 derece) getirin.
2. Derince bir karıştırma kabına yağı, kahverengi şekeri ve toz şekeri koyun. Mikseri orta hızda çalıştırın ve 30 saniye boyunca malzemeleri çırpın.
3. Yumurtayı ve vanilyayı ekleyin. Mikserle 15 saniye boyunca tekrar çırpın.
4. Ardından karıştırma kabının içine unu, kabartma tozunu, karbonatı ve tuzu eleyin. Elinizle hamuru yoğurun.
5. En son olarak çikolatayı, üzümü ve kahveyi ekleyin. Tekrar yoğurun.
6. Elinize ikişer yemek kaşığı bu malzemeden alın. Avuç içinizde yuvarlayın ve fırın kağıdı serilmiş tepsiye aralıklı olarak dizin. Hamurdan topların üzerine, 4 cm. çapında genişleyene kadar, bir kaşığın tersiyle hafifçe bastırın.
7. Tepsiyi fırına koyun ve 18-20 dakika pişirin. Fırından çıkınca hala yumuşak olan kurabiyeleri, soğuyana kadar bir tel ızgaranın üzerinde bekletin. Kurabiyeleriniz soğuyunca onları hava almayan bir kapta saklayın.
Not: Ben 5 dakika kadar fazla tutmuşum fırında, daha kıtır kıtır oldular. Tercih sizin :).
Sırada tahinli ve nişastalı kurabiyeler var ama kimbilir ne vakit gelir serinin ikinci bölümü :). Tembel bir blog sahibi olarak zamanını yazmam mümkün değil :).
Gönderen
Defne
zaman:
Çarşamba, Mart 12, 2008
25
yorum
04 Mart 2008
İtiraf
"Görkemli senfonilerin ortasında birdenbire beliriveren yumuşacık bir flüt sesini beklemek gibi bir eğilimim vardır."
Romain Gary
Gönderen
Defne
zaman:
Salı, Mart 04, 2008
17
yorum
20 Şubat 2008
Ortaya karışık...
Küçük şeylerle mutlu olabilir insan. Market alışverişi sırasında, çocukluğumuzdan tatlı detaylar hatırlatan, bu gülümseyen balık krakerlerden atıverdik sepete. Hayatı fazla ciddiye almayın der gibiydiler. Her ağzıma atışımda, kıkırdayışlarını hissedip kendi kendime gülümsüyorum ben de :).
Rutinimden haberler vermeme alışıksınızdır. Mesela şu anda, haftasonunda siparişini verdiğimiz koşu bandının gelmesini bekliyorum evde. Gecikti. Ortağım sağolsun, birbirimize çok yardımcıyız bu konuda, bakın büroya gidemedim hala. Gelsin koşu bandımız, haftasonu servis gelip kullanıma hazır hale getirinceye kadar, kutusunun üzerinden seveceğim onu :).
Beklediğim bir başka şey... Menekşelerimin çiçek açacağı zamanı merakla bekler oldum. Pek de sağlıklılar görüldüğü üzere. Araştırdım, Afrika menekşeleri uygun ortamlarda, yılın her vaktinde çiçek açabilirlermiş. Tüm gerekli şartları hazırladım kendileri için ama tık yok. Ne renk çiçek açıyorlardı, onu bile unuttum.
Gelelim sonuncusuna... Kocam önümüzdeki hafta Moskova'ya gidiyor. İş gezisi. Son günlerde özellikle arkadaşlarla birlikteyken, bu gezinin konusu açılıyor ve Rus ırkın ne kadar güzel olduğundan, bu Moskova gezisinin de nereden çıktığından dem vurulan sohbetlerle renkleniyor hayatımız :P. Kocam mı? Üstüne uğramıyor hiç, arada bir _Ne getireyim sana oralardan?_ diye soruyor. Ne dersiniz, tehlikeli iş gezileri kategorisine girer mi koca tarafından Moskova'ya yapılan bir gezi? :)) Hahahhaaa!!!
Gönderen
Defne
zaman:
Çarşamba, Şubat 20, 2008
38
yorum
19 Şubat 2008
Canım ve de birtanecik kardeşim...
...İyi ki varsın ve iyi ki "sen" benim kardeşimsin. Aramızdaki bağ öyle kuvvetli ki; engel tanımaz. Birlikte daha nice yaşlarını sağlık ve mutlulukla kutlamak dileğiyle... Seni çok seviyorum!
Gönderen
Defne
zaman:
Salı, Şubat 19, 2008
9
yorum
06 Şubat 2008
İki bahardan biri... ilk veya son... hiç farketmez
Bir sürü sobem oldu! Birden bu kadar sobe ile karşı karşıya kalmak şaşkın ördeğe çevirdi beni. Bir sobeyi bile cevaplamakta hep geç kalan ben üç ayrı sobe için nasıl bir performans gösteririm bilemem ama ilki ile başlıyorum. Sevgili Burçin, "Hain ben,hi hi hi!" yorumuyla beni sobelediği müjdesini vermişti. Pek öyle hemen akla gelecek türden değildi yazılması istenenler ama benim de fazla vaktim olmadı kafa yoracak, itiraf ediyorum. Aklıma ilk gelen, hakkımda bilinmesini artık :) istediğim 7 şeyi yazıyorum.
* Tanımadığım insanlarla asansöre binmekten hiç hazzetmem ve zorunlu kalmadıkça da binmem.
* Negatif-depresif hissettiğim zamanlarda kimseleri (özellikle sevdiğim insanları) arayıp konuşmak istemem. Paylaşmak başka şey de, onlara da bu negatif enerjiyi yansıtmak istemem.
* Dondurma söz konusu olduğunda, midemin ne kadar büyük bir hazneye sahip olabildiğine ben bile şaşırıyorum :).
* Balık yemeyi severim ama olur ya kendim temizlemem gerekirse (hamside olduğu gibi), balıkları yemekte zorlanırım.
* Ev içinde bir komedi kahramanı gibi olduğumu iddia edenler var. Benimle yaşamak eğlenceli olsa gerek! :)
* Üniversite yıllarında ud çalmaya heveslendim, aldım ve de kursuna da gittim. Ama devamını getirmediğimden, maymun iştahımın bir göstergesi olan udum evin bir köşesinde uyuyor.
* Aklımın bir köşesinde, San Francisco'da (üç gün kadar gezme fırsatı bulduğum şehir) yaşamak hayalleri oynaşır durur bazen.
******
Bundan başka bir de "... olsam" oyunu var ki, o da şöyle:
Yiyecek olsam: Elma
Müzik aleti olsam: Yan Flüt
Mevsim olsam: İki bahardan biri
Kıyafet olsam: Beyaz body/t-shirt ya da tatlı mı tatlı :P el örgüsü bir hırka
Ayakkabı olsam: Şık bir spor ayakkabı ya da yine şık ve rahat bir babet
Diğer iki sobe biraz daha bekleyecekler :). Ama bu sobelerin ebesi artık bensem :), Kıymet ve de İpek "Sobeee!" :))
Gönderen
Defne
zaman:
Çarşamba, Şubat 06, 2008
15
yorum
30 Ocak 2008
Çorbadan şapkaya...
Ancak böyle bir çorba ısıtabilirdi içimi...
Geçtiğimiz hafta Salı gününü tüm gün evde geçirdim. Hani yazmıştım ya vücudum kırgın diye; hemen onun ertesi günüydü, evde dinlenmeyi tercih ettim. İyi de etmişim, kendime geldim, toparladım biraz sızlayan kemiklerimi :). İşte o gün, akşamüstü battaniyem ve kitabımdan ani bir manevrayla ayrılıp biryerlerde not edilmiş olan bu oldukça besleyici ve de soğuk kış günlerinde höpürdetmek :P için birebir olan çorbayı yaptım. Çorbayı, sevgili Münevver'den tarifini alıp üstüne kendi tarzını ve malzemelerini de katan canım İpek'ciğimin usulüyle denedim. Tarif buradan olduğu gibi alındı ve uygulandı. Yok yok, ufak ve DE zorunlu bir değişiklik oldu, unutmadan yazayım. Patates kalmamıştı evde, havuç kullanıldı onun yerine :). Sonuçta tattığım, malzemesiyle, görüntüsüyle, besleyiciliğiyle ve de lezzetiyle çooook zengin bir çorbaydı. Annelerin çocuklarına yapmaları için muhteşem bir tarif daha! Münevver'e ve İpek'e teşekkür ederim. Şimdi bunları yazarken bile içim ısındı :).
Şu sıralar eski kitap okuma düzenime yeniden dönüyor gibiyim. Bir dönem ucu ucuna okuduğum kitaplar kütüphanede dizili dururken...bir dönem de hiç kitap okumadan geçirdiğim günle(eee)r vardır... Ancak mesleğim gereği okuduklarımı saymıyorum tabii, isteseniz de istemeseniz de okumadan yapamayacağınız bir mesleğe sahipseniz, kitaplar bazen sizin üstünüze üstünüze gelebilir :). Şimdilerde işte tam da bu mesleki olarak okuma zorunluluğunun getirdiği baskı yanıda polisiye okuyarak dinlendiriyorum kafamı. Metroda-trende, bir doktor randevusu öncesi beklerken veya akşam uyku öncesi yarım saat kadar (dayanabildiğim süre bu-uyku saati öncesi kitap okumak bana uykuya dalmak açısından çok iyi geliyor galiba)... Geçenlerde İpek ile konuşurken okumak istediğimiz bikaç kitaptan bahsettik. Alınacak ve okunacak kitaplar listem de uzamakta, bir hale yola koymalı bu listeyi de.
Blog dünyasının sobeleri meşhurdur. Ben de iki arkadaşım tarafından herbiri içinde birçok konuyu barındıran sobelerle görevlendirildim :)). Üzerinde bir miktar mesai harcanması gereken bu sobeleri haftasonuna bırakıyorum. Denenecekler listesine bir-iki tik atabilmek için rutinim dışında mutfağa girerek sobelerin yanına yeni tarifler de ekleyebilirim. Bu da sobelerle birlikte yeni tarifler anlamına gelebilir. Tamamı ile denemelerden alacağım sonuca bağlı bu :).
Bir de hernekadar kolumdaki sinir sıkışması henüz iyileşmemiş ve kendini sıkça bana acı vererek hatırlatıyor ise de, şapka örmek istiyorum kendime bu aralar. Öncelikle rengine karar vermeliyim sonra modeline sonra da uygulamaya geçmeliyim. Dışarıda tonla güzel hazır şapka satılıyorken neyse bendeki bu örme hevesi? Daha önce de yazmıştım ya iki ilmek dürtmek :) bazen rahatlatır insanı. Vakit buldukça. Gelecek kışa yetişir belki...
Resim, www.etsy.com sitesinden alıntıdır.
Gönderen
Defne
zaman:
Çarşamba, Ocak 30, 2008
21
yorum
21 Ocak 2008
Olan biten...
Yok yok, Pazartesi sendromu değil, aslında ruh halim gayet iyi ama bedenen bir tuhaf başladım haftaya.
Cuma akşamı bir arkadaşıma davetliydik, haftanın yorgunluğunun da etkisiyle erken kalktık, evde battaniye-kitap-gazete-tv... vs kombinasyonları içinde geçirdik uykuya teslim olana kadarki vakti. Cumartesi gün içinde bir iki işimiz vardı halletmemiz gereken, halledildiler. Üstüne bir de yolda bacaklarını havaya dikmiş halde yatan, belli ki geçirdiği bir kaza nedeniyle oldukça zor anlar geçiren bir serçeye ilkyardım yaptık, sıcak bir yere yerleştirdikten sonra eve attık kendimizi. Kocam arkadaşıyla felekten bir akşamüstü çalmaya giderken ben evin derlenip toplanmasıyla haşirneşir oldum istemeyerek de olsa :P. Eh, dağıtırken de isteyerek olmuyor ama bedensel ve psikolojik ağırlığı böylesine etkili olmuyor :)).
Kocanın yokluğunda ev derlenip toplandı. Ertesi gün öğleden sonra geleceklerini haber vermiş olan teyzeleri ve onların aileleri için çayın yanında tadılsın diye düşündüğüm ağlayan pasta, çikolatalı sosu ertesi gün servis edilmeden birkaç saat önce eklenmek üzere yapılıp, hazır edildi. Bu arada anneciğimden aldığım tarifle yaptım ve sonuç mükemmeldi diyebilirim. Bu pastanın öyle cezbeden bir görüntüsü ve öyle karşı konulmaz bir lezzeti var ki... Bir dahaki ağlayan pasta maceram pek uzak olmayacak, tadını damağımda hissetmek için şimdiden gönüllüyüm :) . Bu durumda sizinle bu pastanın güzelliklerini fotoğraflarıyla beraber paylaşmak da pek yakında mümkün olacak!
Misafirlerimiz memnun ayrıldılar, bize de aileyle yapılan hoş sohbetler iyi geldi. Üstüne bir de aynı günün akşamı, yani dün akşam, teklifsiz bir araya gelmekten mutlu olduğumuz, oğullarını çok sevdiğimiz arkadaşlarımız çaya geldiler. Gerçi gündüz misafirlerimiz için yapmış olduğum tatlı ve tuzludan eser kalmamıştı ama zaten önemi de yoktu hiçbirimiz için. Ne olsa yapar yerdik. Öyle de yaptık zaten. Ertesi gün yola çıkacak olan aile babasının da isteğiyle normalde gecenin geç saatlerine kadar oturup sohbet ettiğimiz buluşmalardan birisi olmadı ve erken ayrıldılar.. Ertesi günün işgünü olması da cabası.
Bu sabah yazımın başında yazdığım gibi kırgın bir vücutla uyandım ve dürüst olmak gerekirse, büroma gelmeyi istemedi canım. Ama büromdayım. Yataktan çıkmak ve hazırlanmak öyle zor geldi ki. Sanırım erken çıkacağım, umarım hasta olmadan önce gelip insan vücuduna yapışan kırgınlıklardan değildir bu benimki. Soğuk ve yorgunluk bana savaş mı ilan etti nedir? Daha önce çok üşüdüğümü yazmıştım ya, kansızlık olabilir mi yorumu gelmişti. Yokmuş öyle birşey, geçtiğimiz ay detaylı bir kontrolden geçtim, doktorum sonuçlardan çok memnun. Belki de lahana trendine ayak uydurmalıyım ve kat kat giyinmeliyim. Bunaltır beni, yok yapamam :). Evin beyi de pekmez gibi enerji ve dolayısıyla ısı veren yiyeceklerden uzak durmama bağlıyor bu durumu. Sevmiyorum ama bir pekmez kürü uygulamasına geçsem mi acaba diye içimden geçirmiyor da değilim. Çözüm olacaksa neden olmasın?
Bu aralar fotoğraf çekme isteğim kabardı ama malzeme kıtlığı devam ediyor. Mutfağa girme isteğim de yavaş yavaş geliyor gibi, bu haftasonu yaptıklarım ısınma çalışması gibi oldular. Denemek istediklerim listesi de öyle kabarık ki... arkadaşlarımın hamaratlığını görünce utanıyorum tembelliğimden. Bu hafta listeden bir şıkkın daha üstüne çizik atabilirim. Ne olacağını ben de bilmiyorum şimdilik, bekleyip hep birlikte göreceğiz :)).
Gönderen
Defne
zaman:
Pazartesi, Ocak 21, 2008
10
yorum
11 Ocak 2008
Aklımdan geçenler...
Mutlu başlangıçlar dileyerek başladığım yeni yıla mutlu başladım. Anne-babamın ve canım kardeşimin sevgi dolu seslerini duyarak ve sevgili(eşi)mle şarabımızı karşılıklı yudumlayarak...yani keyifle karşıladım 2008'i. Umarım herkesin dilediğince geçireceği bir yıl olur.
Bugün Cuma ya, pek severim ya ben cuma günlerini, keyifliyim... Sakin bir işgünüydü aslında. Telefonum da her zamanki rutin yoğunluğundan uzak, çok az kere çaldı bugün. Sabah yazmam gerekenleri bitirip, öğleden sonra büromun penceresinden üzerime doğru yayılan güneş ışıklarının verdiği miskinlikle şöyle bir blog turu yaptım, okuyamadıklarımı okudum. Beni tanıyan tanımıştır. Yorum yazılma ve yazma kaygısı olmadan yürütüyorum ben bu blog macerasını. Linkler konusunda da aynı. Kimse kimseyi rahatsız etmemeli bu konuda. "Aman tanrım! Ben onu linklerime ekledim ama o beni eklememiş!" gibi olgunluk dışı, yapay anlayışlar hiç bana göre değil. Böylesi kaygılardan uzak olunca daha bir içten olabiliyor insan. Bunun için aslında somut bir örneğim de var ama kendisini ve etrafında yarattığı izlenimden dolayı onu sevenleri rencide etmek istemediğimden örneklendirmeyeceğim bu konuyu. Blog blog dolaşıp link verme sohbeti yapmadan da aynı ilgiye ulaşabilir insan. Neyse, şimdilik burada kesiyorum bu konuyu yoksa gerisi gelecek :). Ben, beni isteyerek tıklayan(karşılık gözetmeden) ve okuyan insanların varlığını bilmenin hazzını değişmem bu tür yapay ilişkilere.
Bu akşam için anneciğimi ve babacığımı çaya davet ettim. Kocam ve annem-babam-kardeşim çok iyi anlaşırlar. Herbiri birbirine saygı ve sevgi ile yaklaşır ve bu beni öylesine mutlu ediyor ki. Birbirini gerçek anlamda anlamak, sevmek, değer vermek, paylaşmak, nerede nasıl davranacağını bilmek, açık ve de içten olmak... Sahip olduğum tüm bu güzelliklerin mutluluğunu doyasıya yaşıyorum. Yalnız akşam çayın yanına ne yapsam bir türlü karar veremedim. Vaktim yok, tek çeşit. Tatlı olsun istiyorum. Evdeki pastabanı değerlendireyim en iyisi, sade bir pasta olabilir mesela. Kulağa fena gelmedi, pasta! Evet evet en iyisi bu :).
Gönderen
Defne
zaman:
Cuma, Ocak 11, 2008
23
yorum
31 Aralık 2007
25 Aralık 2007
*Yanılgı...Rutin ve de Mim
"Öncelikle yazmam gereken bir husus var ki, iki gündür çok şaşkınım. Birkaç ay önce yazdığım bir postta, çevremden birine sitemimi dile getirmiştim. Şaşkınım çünkü, yazdıklarımı aslında kendisiyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan birisi üzerine alınmış. Oysa yazdıklarım bambaşka bir adrese idi. Üzüldüm, yanlış kişi büyük bir yanılgıyla kendisini ve beni yok yere yıpratıp üzmüş. Ben kendisini kardeş gibi gördüğümden böyle şeyler aklımdan bile geçmez, zaten üzerine alınması da çok tuhaf ve ayrı bir soru işareti. Bana karşı haksızlık etmesini ve kendisini daha fazla üzmesini istemediğimden bu hatırlatmayı yapmak istedim."
Gelelim rutine...
Başından uzattığımız bayram tatilimiz, eşimin ailesini ziyaret şeklinde devam edip, Cumartesi dönüşümüzle son buldu. Pazar gününe ne oldu diye sormayın, anlatıyorum :). Pazar tüm gün, son anda gelen çok sayıda dosyanın tamamlanması için bürodaydık Sabah 11:00'den akşam 19:00'a kadar çalışan vücudumuz ve de beynimiz, tatilde dinlenmiş olduğu gerçeğini çoktaaan unutmuştu işlerimizi bitirdiğimizde. Aynı akşam kardeşim ve eşini görmenin keyfini yaşarken (baharda hala olacağımdan çok heyecanlıyım zaten), annemin tansiyonunun yükselmiş olması beni çok üzdü. Annem son zamanlarda yani anneannemin ölümünden sonra oldukça yıprandı ve henüz toparlanamadı. Daha bir hassas ve kırılgan oldu. Annesini kaybeden birisi için bu durumun doğal olduğunu düşünüyorum. Zaman...
Pazartesi sabahı adliye koşturmacası başladı ve bir icra memuruyla tartışmamın verdiği enerji :P ile işlerimi bitirip döndüm büroya. Bloguma ilk fırsatta yazarım diye düşünürken o fırsatı, yurtdışında olup yakında dönecek olan bir arkadaşımla sohbet ederek kullandım. Bugün de İdare Mahkemesi'nde başlayan günlük maraton, sizinle paylaşarak devam ediyor.
Bugünlerde çok üşüyorum ben. Hastalıklar da peşimi bırakmıyor. Bayram öncesi ve sırasında sesim çıkmıyordu mesela. Canım arkadaşım İpek ile telefonda konuşurken sesim tam bir telefon sapığı kıvamındaydı :)). Belirtmeden geçemeyeceğim; İpekciğim, her zamanki gibi fotoğrafların ve tariflerinle beni mest ediyorsun. Son yapılan birkaç kızlar toplantısına da katılamadım ya, kıracağım şeytanın bacağını artık. Çünkü çok özledim.
Papatyacığım, Bir Porsiyon Öykü kitabının yazarı (gurur ve de keyifle takdim ederim!) sobelemiş beni. Ben de onun tarzından kopya çekip :), sobe cevaplarıma bayram öncesi yapmış olduğum tahinli kurabiyelerin fotoğrafını ekliyorum.
1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
Mart 2006. Kasırga nedeniyle geçici olarak yerleştiğimiz İndiana Bloomington'da boş vaktimin çok olduğu sıralarda 5-6 ay kadar diğer blogların varlığını keşfedip okumaya başlamıştım. Sonra "Bugune kadar yazdiklarinizi paylastim, bugunden sonra yazdiklarimi da paylassam nasil olur diyerek basliyorum ben de!.." cümlesiyle başladım blog macerama.
2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
Belli bir çizgide olması için çaba sarfediyorum, benim için içtenlik ve de mesafe aynı anda varolabilir.
3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
Özellikle fotoğraf çekmek konusunda vakit lüksüm yok. Eskisi gibi vakit ayırmakta zorlandığımdan, ışık sorunundan tutun da malzeme bulma :)sorunu bile yaşıyorum. Çünkü mutfağa da daha sınırlı girebiliyorum son zamanlarda.
4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Hayır. Çünkü benim blogum tam bir günlük ayarında. Benim yazılarımı okumak isteyen ve özleyenlerin varolduğunu biliyorum ama ne zaman içimden geliyorsa o zaman yazmayı tercih ediyorum.Zorunluluk keyfi sonlandırıverir sonra, istemem o duyguyu yaşamak.
5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Paylaşmak istediğim sürece...
Gönderen
Defne
zaman:
Salı, Aralık 25, 2007
18
yorum
04 Aralık 2007
Özet
Öğle civarı geldim büroma. Sabah koşuşturması İdare mahkemesi'nde başlayıp, adliyede devam etti, büroda son buldu. Adliyeden çıkınca, göz kırpan güneşe de güvenerek yürüdüm büroya. Kalabalığın verdiği tuhaf sıkıntıyı saymazsak, yaptığım ufak bir mağaza ziyareti keyiflendirdi beni. Biz kadınların alışveriş yapmasa bile arasıra böyle ziyaretler yapması gerekiyor galiba, daha mutlu olmak için :)).
Uzun zamandan beri ilk defa geçtiğimiz haftasonu karnımızı doyurmak için yaptığım rutin dışında mutfağa girdim ve bir çeşit oto-terapi yaptım kendime. Hamur yoğururken rahatladım galiba :). Cuma akşamı hem geçmiş olsun hem de başsağlığı için ziyarete gelen çok sevdiğim arkadaşım ve eşine peynirli tart ve üzümlü, damla çikolatalı, kakaolu muffinlerden yaptım. İş çıkışı olduğundan pratik bulduğum bu iki tarifi tercih ettim. Aceleyle yapınca daha mı güzel oluyor nedir :), arkadaşım çok beğendi.
Pazar sabahı, yine her haftasonu olduğu gibi, hafta içinden kalma alışkanlığı ile vücut saatimin alarmı :) erkenden çaldı. Eh, ne yapayım, kalktım ve mutfağa yöneldim. Mayalı bir hamur yoğurup, dolapta tüketilmeyi bekleyen zeytin ezmesini de kullanarak, bu zeytinli çörekleri yaptım. Özlemişim mutfak terapilerini...
Gönderen
Defne
zaman:
Salı, Aralık 04, 2007
30
yorum
28 Kasım 2007
Başlıksız...
Bu kadar zaman benden ses çıkmayışının haklı sebepleri var. Bu hafta başından beri hergün yazmak isteyip bir türlü yazamadım. Bugün yeniden başlamak için kuvvet buldum. 
Geçtiğimiz haftalarda canım anneannem düşmüş ve kalçasında kırık tespit edilmişti. Yaşının oldukça ileri olması nedeniyle zor bir durumdu. Ameliyattan bir hafta kadar sonra durumu iyi olduğundan hastaneden evine geçirildi. Ancak birkaç gün sonra kaybettik onu. Ameliyat sonrası eve çıkarıldığında onu ziyaret planları (İzmir'de yaşıyordu) yapıyordum ama malesef ben pamuk saçlarına bir kere daha dokunamadan gitti. Üstüne bir de gencecik Esra'nın ölümü, çok acıttı.
Anneannemin ölüm haberini aldığımız an evden çıkmış hastaneye gidiyorduk eşim ve babamla. Eşimin ameliyatı için. Septoplasti yani burun deviasyonu, rahat nefes alamama problemi... Şimdi iyi, herşey yolunda.
Geçtiğimiz günlerin ağırlığını hala yaşıyorum. Bedenim yorgun, kafamın içi karmakarışık ve... üzgünüm.
Pamuk anneannem dilerim ışıklar içinde yatsın. Hep o tatlı kahkahası kalsın kulaklarımda...
Gönderen
Defne
zaman:
Çarşamba, Kasım 28, 2007
36
yorum
10 Kasım 2007
"Söylediklerimin hakikat olduğu gün, sizden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız."
Gönderen
Defne
zaman:
Cumartesi, Kasım 10, 2007
