25 Aralık 2007

*Yanılgı...Rutin ve de Mim

"Öncelikle yazmam gereken bir husus var ki, iki gündür çok şaşkınım. Birkaç ay önce yazdığım bir postta, çevremden birine sitemimi dile getirmiştim. Şaşkınım çünkü, yazdıklarımı aslında kendisiyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan birisi üzerine alınmış. Oysa yazdıklarım bambaşka bir adrese idi. Üzüldüm, yanlış kişi büyük bir yanılgıyla kendisini ve beni yok yere yıpratıp üzmüş. Ben kendisini kardeş gibi gördüğümden böyle şeyler aklımdan bile geçmez, zaten üzerine alınması da çok tuhaf ve ayrı bir soru işareti. Bana karşı haksızlık etmesini ve kendisini daha fazla üzmesini istemediğimden bu hatırlatmayı yapmak istedim."

Gelelim rutine...
Başından uzattığımız bayram tatilimiz, eşimin ailesini ziyaret şeklinde devam edip, Cumartesi dönüşümüzle son buldu. Pazar gününe ne oldu diye sormayın, anlatıyorum :). Pazar tüm gün, son anda gelen çok sayıda dosyanın tamamlanması için bürodaydık Sabah 11:00'den akşam 19:00'a kadar çalışan vücudumuz ve de beynimiz, tatilde dinlenmiş olduğu gerçeğini çoktaaan unutmuştu işlerimizi bitirdiğimizde. Aynı akşam kardeşim ve eşini görmenin keyfini yaşarken (baharda hala olacağımdan çok heyecanlıyım zaten), annemin tansiyonunun yükselmiş olması beni çok üzdü. Annem son zamanlarda yani anneannemin ölümünden sonra oldukça yıprandı ve henüz toparlanamadı. Daha bir hassas ve kırılgan oldu. Annesini kaybeden birisi için bu durumun doğal olduğunu düşünüyorum. Zaman...

Pazartesi sabahı adliye koşturmacası başladı ve bir icra memuruyla tartışmamın verdiği enerji :P ile işlerimi bitirip döndüm büroya. Bloguma ilk fırsatta yazarım diye düşünürken o fırsatı, yurtdışında olup yakında dönecek olan bir arkadaşımla sohbet ederek kullandım. Bugün de İdare Mahkemesi'nde başlayan günlük maraton, sizinle paylaşarak devam ediyor.

Bugünlerde çok üşüyorum ben. Hastalıklar da peşimi bırakmıyor. Bayram öncesi ve sırasında sesim çıkmıyordu mesela. Canım arkadaşım İpek ile telefonda konuşurken sesim tam bir telefon sapığı kıvamındaydı :)). Belirtmeden geçemeyeceğim; İpekciğim, her zamanki gibi fotoğrafların ve tariflerinle beni mest ediyorsun. Son yapılan birkaç kızlar toplantısına da katılamadım ya, kıracağım şeytanın bacağını artık. Çünkü çok özledim.


Papatyacığım, Bir Porsiyon Öykü kitabının yazarı (gurur ve de keyifle takdim ederim!) sobelemiş beni. Ben de onun tarzından kopya çekip :), sobe cevaplarıma bayram öncesi yapmış olduğum tahinli kurabiyelerin fotoğrafını ekliyorum.

1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
Mart 2006. Kasırga nedeniyle geçici olarak yerleştiğimiz İndiana Bloomington'da boş vaktimin çok olduğu sıralarda 5-6 ay kadar diğer blogların varlığını keşfedip okumaya başlamıştım. Sonra "Bugune kadar yazdiklarinizi paylastim, bugunden sonra yazdiklarimi da paylassam nasil olur diyerek basliyorum ben de!.." cümlesiyle başladım blog macerama.

2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Belli bir çizgide olması için çaba sarfediyorum, benim için içtenlik ve de mesafe aynı anda varolabilir.

3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
Özellikle fotoğraf çekmek konusunda vakit lüksüm yok. Eskisi gibi vakit ayırmakta zorlandığımdan, ışık sorunundan tutun da malzeme bulma :)sorunu bile yaşıyorum. Çünkü mutfağa da daha sınırlı girebiliyorum son zamanlarda.

4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Hayır. Çünkü benim blogum tam bir günlük ayarında. Benim yazılarımı okumak isteyen ve özleyenlerin varolduğunu biliyorum ama ne zaman içimden geliyorsa o zaman yazmayı tercih ediyorum.Zorunluluk keyfi sonlandırıverir sonra, istemem o duyguyu yaşamak.

5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Paylaşmak istediğim sürece...

04 Aralık 2007

Özet

Öğle civarı geldim büroma. Sabah koşuşturması İdare mahkemesi'nde başlayıp, adliyede devam etti, büroda son buldu. Adliyeden çıkınca, göz kırpan güneşe de güvenerek yürüdüm büroya. Kalabalığın verdiği tuhaf sıkıntıyı saymazsak, yaptığım ufak bir mağaza ziyareti keyiflendirdi beni. Biz kadınların alışveriş yapmasa bile arasıra böyle ziyaretler yapması gerekiyor galiba, daha mutlu olmak için :)).


Uzun zamandan beri ilk defa geçtiğimiz haftasonu karnımızı doyurmak için yaptığım rutin dışında mutfağa girdim ve bir çeşit oto-terapi yaptım kendime. Hamur yoğururken rahatladım galiba :). Cuma akşamı hem geçmiş olsun hem de başsağlığı için ziyarete gelen çok sevdiğim arkadaşım ve eşine peynirli tart ve üzümlü, damla çikolatalı, kakaolu muffinlerden yaptım. İş çıkışı olduğundan pratik bulduğum bu iki tarifi tercih ettim. Aceleyle yapınca daha mı güzel oluyor nedir :), arkadaşım çok beğendi.

Pazar sabahı, yine her haftasonu olduğu gibi, hafta içinden kalma alışkanlığı ile vücut saatimin alarmı :) erkenden çaldı. Eh, ne yapayım, kalktım ve mutfağa yöneldim. Mayalı bir hamur yoğurup, dolapta tüketilmeyi bekleyen zeytin ezmesini de kullanarak, bu zeytinli çörekleri yaptım. Özlemişim mutfak terapilerini...

28 Kasım 2007

Başlıksız...

Bu kadar zaman benden ses çıkmayışının haklı sebepleri var. Bu hafta başından beri hergün yazmak isteyip bir türlü yazamadım. Bugün yeniden başlamak için kuvvet buldum.


Geçtiğimiz haftalarda canım anneannem düşmüş ve kalçasında kırık tespit edilmişti. Yaşının oldukça ileri olması nedeniyle zor bir durumdu. Ameliyattan bir hafta kadar sonra durumu iyi olduğundan hastaneden evine geçirildi. Ancak birkaç gün sonra kaybettik onu. Ameliyat sonrası eve çıkarıldığında onu ziyaret planları (İzmir'de yaşıyordu) yapıyordum ama malesef ben pamuk saçlarına bir kere daha dokunamadan gitti. Üstüne bir de gencecik Esra'nın ölümü, çok acıttı.

Anneannemin ölüm haberini aldığımız an evden çıkmış hastaneye gidiyorduk eşim ve babamla. Eşimin ameliyatı için. Septoplasti yani burun deviasyonu, rahat nefes alamama problemi... Şimdi iyi, herşey yolunda.

Geçtiğimiz günlerin ağırlığını hala yaşıyorum. Bedenim yorgun, kafamın içi karmakarışık ve... üzgünüm.
Pamuk anneannem dilerim ışıklar içinde yatsın. Hep o tatlı kahkahası kalsın kulaklarımda...

10 Kasım 2007

"Söylediklerimin hakikat olduğu gün, sizden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız."

30 Ekim 2007

MİM... 187. sayfa


Yıllardır yaşadıklarımız az şey değil ki hemen toparlayalım kendimizi, hiçbirşey olmamış gibi eski halimize dönelim. Acıyı paylaşmak, üstüne paylaşmanın sizi taa içinizden acıtması, ne zor. Ben bu ateşin acısını daha önce bizzat yaşayanlardanım. Neyi bekledik ve neyi bekliyoruz?

******

Yine ve de yeni bir sobe...ama benim tarafımdan geciktirilmiş olanından. Ancak yazacak kuvveti buldum kendimde. Bu sefer kural; en yakınımızdaki bir kitabın 187. sayfasındaki ilk cümleyi yazmak. Bu kitabın, çok okunanlardan olması gerekmiyor. Elimize geçen ilk kitap olması önemli. Ben böylesi tesadüfleri daha önce de yaşadım ama bu beni oldukça etkiledi. Beni sobeleyen Münevver'e olan saygımdan dolayı daha fazla geciktirmek istemediğim sobe oyununun gereklerini yerine getirmek için yaklaştım kitaplığımıza. Şöyle bir bakındım yalanım yok, ama karar veremedim. En iyisi gözlerimi kapatır rastgele birini seçerim diyerek, küçük bir oyun oynadım kendi kendime. Aşağılara doğru elimi uzatıp seçtim birini gözüm kapalı. Attila İlhan (şiirlerinde kaybolduğum zamanlar olmuştur)'ın "GAZİ PAŞA" adlı kitabıydı elime gelen. Fazla düşünmeden 187. sayfasını açtım ve karşıma tırnak içinde vurgulanmış olan şu söz çıktı:

"...Ümitsiz vaziyet yoktur, ümitsiz insanlar vardır..."
Söylenecek söz var mı üstüne? Benim yok!

22 Ekim 2007

02 Ekim 2007

Yeniden...

Artık havaların serinliğini, daha çok evlerin içinde, iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde çorba içmek tam bir keyif. Yıllardır, eşimin de isteği ile çorbalarımızı kendim yapıyorum. Evimize kesinlikle hazır çorba girmiyor. Yanlız şu var ki; benim favori çorbalarımla eşiminkiler tamamen farklı :). O, şehriye, mercimek, tarhana çorbalarını daha çok severken, ben domates, mantar, yayla çorbalarını seviyorum. Hele ki mantar ile arası hiç de iyi olmayan bir eşe mantar çorbası içirmek büyük başarı.


Haftasonu, hazırladığım mantar çorbasına da hayır diyemedi. Belki başka çorba alternatifi olmadığından, belki de çorbamın muhteşem lezzetinden :P.

Nasıl yaptım?

1 baş soğanı minik minik doğrayın. Tencerede 1 yemek kaşığı ayçiçek ve 1 yemek kaşığı tereyağ karışımında biraz kavurun. 2 yemek kaşığı kepekli un ekleyin ve un ile de biraz kavurun. 4 bardak ılık suyu ilave edip pürüz kalmayacak şekilde karıştırın(bu aşamada blender kullanabilirsiniz) ve bir taşım kaynatın. Bir tarafta yıkayıp, minik küpler halinde doğradığınız mantarları (1/2 kg kadar) ekleyin. Tuzunu da ilave edip 15 dakika kadar pişirin. Sonra 1 bardak ılık süt ve 1/2 paket kremayı karıştırıp ilave edin. Bir müddet daha kaynasın, karabiberini ekleyip ocağı kapatın.

Çorbamda mantar taneleri olmasın, pürüzsüz görüntüsü olsun diyorsanız yine blender yardımıyla veya kevgirden geçirmek suretiyle bunu yapabilirsiniz. Ben orjinal, pütürlü haliyle seviyorum :).


Mutfağa girince hızımı alamadım tabii.Uzun zamandır şöyle lezzeti damakta kalan türden bir kek yapmak istiyordum. Aslında keklerin büyük çoğunluğunun ana malzemeleri ve de yapılış aşamaları aynı. Ancak keki zenginleştirmek ve de evde kalanları değerlendirmek adına katılan her şey farklı bir tat verebiliyor.

Benim katıksız bir elma aşığı olduğumu içinizden birkaç arkadaşım farketmiştir :). Evimizde elma olmaması durumu pek de ihtimal dahilinde değildir. Haftasonu aldığım yeni elmaları yerleştirirken, eskilerden kalan iki buruşuk elmayı kek yaparak değerlendirmek istedim. Aslında kek yapmak için bir bahane arayışındaydım da denebilir :). Sonuçta bayıla bayıla yediğimiz nefis bir kekimiz oldu.

Malzemeler:

3 yumurta
2 su bardağı toz şeker
75 gr. eritilmiş tereyağı
1/2 su bardağı sıvıyağ
1 su bardağı süt
1 paket vanilya


3.5-4 su bardağı un
1.5 paket kabartma tozu
1 tatlı kaşığı tarçın
1 su bardağı kuru üzüm
2 elma

Yapılışı:

Yumurtaları ve toz şekeri mikserle iyice çırpın. Sütü ekleyerek çırpmaya devam edin. Eritilmiş tereyağı ile sıvıyağı ekleyin ve biraz daha çırpın.
Unu ve kabartma tozunu ve vanilyayı ekleyin, çok fazla olmamak kaydıyla tekrar çırpın. Tarçını ve kuru üzümü de ilave ederek biraz daha çırptıktan sonra küp şeklinde kesilmiş olan elmaları(yıkayıp, kabuklarını soymuştuk tabii :) una bulayarak karışıma ekleyin, bir spatula veya kaşık yardımıyla karıştırın.
Katı yağ ile güzelce yağladığınız bir kek kalıbına(fazla küçük olmasın), biraz un serpin ve karışımı dökün. Önceden ısıtılmış 180 dereceli fırında 60 dk. kadar pişirin. (Pişirme süresi kalıbınızın şekline göre değişebilir.)

**********

Bu sıralar bir de karar aldım ben, kendimi daha bir sevme kararı. Çevremde, hatta yakın çevremde, kendine "masum ve de güzel" bir olayı bahane edinip, etrafına dengesiz, sahte ve de komik gelen davranışlarını sergilemeye devam eden kişiyi gördükçe kendimi, bilgimi ve de görgümü daha bir takdir eder oldum. Sağolsun! Aslında kendisi kaybediyor ve de kendi huzurundan çalıyor farkında değil. Umarım aklını başına alır da bize karşı aynen hakettiğimiz ve de beklediğimiz gibi içten olmayı becerebilir.

**********

İyi geldi burası yine bana. Bir hızla başladım, devamı gelir diye düşünüyorum.

26 Eylül 2007

Severim...


Papatya beni "severek" sobelemiş ya pek mutlu oldum ben bu işe :).
İpek'in yaptığı gibi, ailemi ve eşimi bu sobenin dışında tutarak yazmak istiyorum. Onların bu listenin başını çektiği tartışılmaz değil midir?

Severim...

İnsan olmayı, iyi, doğal ve de içten olmayı...
Zamana yayılan kahvaltı sofralarında sohbetlerle keyfe takılı kalmayı...
Yanından geçip gidenlere inat, ufak detayları fotoğraflarla ölümsüzleştirmeyi...

...ve de tüm bunları paylaşmayı.

21 Eylül 2007

Sevgili Gün bugün ne yazmış bakalım diyerek uğradım ki, karşıma bu muhteşem şey çıktı. Bir hilesi var mı bilmem ama yine de çok güzel!

Sabırla izlemenizi tavsiye ederim, pişman olmayacaksınız. Tıklayın, mahrum kalmayın :).

18 Eylül 2007

Bundan İbaret...


Tam anlamıyla dinlendiren bir tatildi benimki. Hem kafamı hem de bedenimi dinlendirdim. Sabahları erkenden yapılan yürüyüş sonrası, spor salonunda yarım saatlik çalışma, arkasından dalga sesleri eşliğinde kahvaltı ve çay keyfi. Nasıl oldu da böyle ye-iç-yat bir tatile bu kadar rahat adapte oldum bilmem...belki çok yorulmuş olmamdır nedeni...yoksa durur muydum hiç yerimde, gezmek, görmek ve de bol bol fotoğraf çekmek için can atardım. Bu sefer öyle olmadı; kendimi, denizle doğa arasında, elimi sadece kitap sayfalarını çevirirken kıpırdattığım bir 10 güne teslim ediverdim.

İyi de etmişim. Ruhum dinlendi, bedenim ise ondan fazla.

20 Ağustos 2007

Ye - 25...Kahvaltı...Peynirli Çiçekler


En tembel etkinlik katılımcısı ünvanımı yine kimseye kaptırmıyor, çok pratik ve zamanınızdan fazla çalmayan bu tarifin arkasına sığınıp, etkinliğe kendimi de dahil ediyorum :)). Milföy hamurunu çok sık kullanmasam da buzluğumda acil durumlar için bulundururum. Kullanacağınız malzemelerin miktarını kendi keyfinize ve ihtiyacınıza göre ayarlaryabilirsiniz.

milföy hamuru (Ben çiçek desenli kalıp ile kesmeyi tercih ettim, siz bir kareyi dörde bölerek bu küçük kareleri de kullanabilirsiniz.)
beyaz peynir
labne peyniri(az miktarda)
taze dereotu
taze sivri biber(ince doğranmış)
pul biber

Milföy çiçeklerini üzerine yumurta sarısı sürüp, çörekotu veya susam serperek pişirin. Soğuduktan sonra ortadan ikiye ayırıp, tüm malzemeleri karıştırarak elde ettiğiniz karışımdan sürün ve tekrar üstüste kapatın.

Kahvaltı tabağınızda şık ve de farklı bir lezzet olacak diye düşünüyor, etkinliği düzenleyen Lezize'ye kolaylıklar diliyorum.

06 Ağustos 2007

Yokluğumda...


Aynen bu durumdayım. Pestilim çıktı derler ya öyle işte. Önceki haftalarda sayıklayıp duruyordum, herkes bilir :), dişlerimin tedavisi ile uğraştım. Sıcaklarla boğuşurken geçen haftanın başında beni esir alan bir burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, halsizlik ve tüm bunların üstüne yine o ünlü sıcak havanın da katkısıyla geceleri uyuyamama. Şimdi biraz daha toparladım ama küçük çocuklar gibi burnum akıyor :) ve hala ses tonum kendi sesimin tonundan çok uzak. Hafta ortasında, babacığımın uzun zamandan beri ertelediği ameliyatı doktorumuz tarafından yapıldı, safra kesesi ve dolayısıyla safra taşları babamın vücuduna artık rahatsızlık veremeyecekler. Babacığımın iyi olması beni öylesine rahatlattı ki. Ben de iki yıl önce kurtulmuştum bu safra kesesi ve taşları çetesinden :).

Bu arada tatilin sadece hayali var, kendisi uğramadı henüz bizim buralara. Eylül'de var bir planımız ama o zamana kadar iş-ev-balkon-karpuz dörtlüsü favorim :). Anlayacağınız ben döndüm. Dinlenemedim ama özledim...

03 Temmuz 2007

...



Vakti geldi... Kısa bir mola... Ama ne tatil ne başka bir neden... Kaç gündür aklımın bir ucunda. Biraz tazelenmek gerek, belki biraz özleyip, özlenmek. İçimden gelen bu...

25 Haziran 2007

Bir Veda Hikayesi ve Tatlı Denemeler


Yine toplandık. Bağımlılık yapıyor bu tatlı insanlar bende. Birlikteyken zaman akıp geçiyor, hem de keyifle, gülüşmeler ve hoş sohbetlerle. Bir sonraki toplantının zamanını ve yerini bile önceden kararlaştırır olduk. Fotoğrafın bununla ne ilgisi var dediğinizi duyar gibiyim. Ne kadar güzeller değil mi? Bunlar benim de ilk defa gördüğüm, enginar çiçekleri. Hikayenin orjinali burada ve burada...


İlk defa reçel yaptım, bir kavanoz çilek reçelimiz oldu. Bol Bol Ye sitesinin sahibi Derya'nin pratik tarifinden faydalandım. Cumartesi sabahı kahvaltıda reçeli tadan eşimden tam puan ( :P ) aldım. Sırada kayısı reçeli var.


Bu nefis cheesecake Behiye'ciğimin tarifinden. Ben, her ne kadar malzeme oranlarında oynama (yağ ve peyniri azaltmak gibi) yaptıysam da, sonucu çok beğendim. Behiye'nin usta ve özenli ellerinden çıkan kadar şekli düzgün olmasa da lezzetine doyum olmadı. Yani ben doyamadım :). Ama tabii ki kalorisi nedeniyle sık yapılmamalı kanısındayım. Çünkü insan kendini yemekten alamıyor.

Böylelikle denenecekler listesinden iki tanesi eksiltildi. Sonuç gayet güzel olduğundan tekrar yapılabilir (yapılmalı) işareti de konuldu :). Denemelerim devam edecek, farklı renk ve tatlarda...

11 Haziran 2007

Yalnızlık...Yorgunluk...Ekmekler... ve Listeler...


Perşembe akşamından Cumartesi akşamına kadar eşimin iş nedeniyle şehir dışında olmasından dolayı, yalnızdım. Uzun zamandır evimiz ile ilgilenememiştim. Bilirsiniz ev düzeni öyle elinizi çekmeye gelmiyor, hemen altüst oluveriyor. Madem yalnızım, en iyisi Cuma akşamını ve Cumartesi gününü eve çeki-düzen vermekle geçireyim dedim. Dedim ama şunu da yapayım, bu dolabı da düzenleyeyim derken epeyce hırpalamışım kendimi anlaşılan. Pazar bütün gün dinlendim ama ayaklarım hala zonkluyor :).



Bu arada mutfakla da ilişkimi kesmedim. Evde bekleyen un karışımlarımız vardı. Köy ekmeği, yulaflı vs...Hem yulaflı karışımdan hem de köy ekmeği karışımından iki ekmek yaptım. Geçenlerde ilk defa aldığım zeytin ezmesi ile zeytin ezmeli-cevizli çavdar ekmeği yapıp, diger ekmeklerin yanına postaladım. Ekmek yapma furyası böylece bir süreliğine son buldu.


Bugün de eve dönerken market alışverişi yapmalıyım. Liste hazırlamadım ama daha. Ben bu liste hazırlama işini pek severim :). Tatile gideceğiz, liste...Markete gideceğiz, liste...Eşim iş gezisine gidecek, liste...Yapılacaklar, alınacaklar, ödenecekler, vs... Benim işime çok yarıyor, herşey daha bir düzen içinde oluyor ve birşeyler eksik kalmıyor, unutulmuyor.

Herneyse, en iyisi ben gidip alışveriş listemi hazırlayayım :).

05 Haziran 2007

Paylaşımlar

Mutlaka birkaç cümle yazmak istediğim bir konu var. Devletşah, Gezicini ve İpek, bu konuda daha önce yazdılar. Geçtiğimiz hafta Cuma günü öğleden sonra vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım. İpek'ciğim dışında daha önce hiç görmediğim blog arkadaşlarımla tanışacağım için tatlı, ufak bir heyecan içindeydim. Toplantının yapıldığı mekana girip, bahçeye doğru yöneldim (anlaşıldığı üzere bürodaki son dakika işleri nedeniyle gecikmiştim). Hepsi öyle yapmacıksız ve sıcaktı ki, Cuma öğleden sonramı daha güzel geçiremezdim diye düşünüyorum. Başka kimler mi vardı? Deniz, Bembi, Yıldız, Kıymet, Çekirdeksiz Üzüm, Pino ve Devletşah'ın arkadaşı(artık benim de) sevgili Melike. O güzel günü paylaştığım herkese teşekkür ediyorum. Devamını dilemeyi unutmadan tabii :)...


Bu nefis kurabiyelerle, Papatya'cığımın o insanı alıp çook farklı boyutlara taşıyan yazılarına arkadaş ettiği tariflerden birini deneyerek tanıştım. Tarif çok pratik ve de orjinal. Yağ oranı biraz fazla ama hiç mi kaçamak yapmıyoruz, işte öyle bir zamanda kahve-kurabiye keyfi için ideal. Ben, kakaolu puding tükendiğinden muzlu puding ile denedim, pişman değilim. Evin içine yayılan muz kokusuna ne demeli... Sizi hiç yormayacak ve de hayalkırıklığına uğratmayacak tarif burada. Tarifi alayım derken tıkladığınız o güzel blogdan kolay kolay ayrılamayacağınız konusunda sizi uyarmalıyım. Sonra demedi demeyin! :)

02 Haziran 2007

Huzurunuzdaaa...



Anneciğim ve babacığım ile kaldığım dönemde, canım annemin de çabalarıyla büyüyüp serpildiler. Hatta ve hatta ilk mahsulü biçtim ve o tazecik yeşilleri, peynirli birgözlemenin iç harcına katıp, gözlemenin lezzetine doyamadım. Biraz ukalaca oldu herhalde ama uzun zamandır bu anı bekledim , keyfini çıkarmalıyım değil mi? Yerken ayrı keyif, anlatırken ayrı :)).


Alttakiler mi? Onlar da çileklerim. Çiçeği o kadar narindi ki, şimdi bir fidede 5 tane görünüyor. Diğerinde çıkmadılar nedense. Bekliyorum. Bakalım, ömrünü olması gerektiği gibi tamamlayabilecek mi çileklerim... Korkudan balkona bile çıkarmıyorum, güvercinler ya tadına bakmak isterlerse ya da yine üzerine tünemek...

28 Mayıs 2007

Biz her baharda...


Eşimin ailesini ziyaretimizden döneli günler oldu ama ben bu tatille ilgili yazamadım bir türlü. Baharın gelişiyle peşimi bırakmayan alerjim başta olmak üzere, üzerine eklenen diş ağrısı, işler, telaşlar bugüne kadar sarkıttı yazma planımı. Kayınpederim ve kayınvalidemin yukarıda gördüğünüz manzaraya bakan kocaman balkonlu, müstakil evlerinde güzel birkaç gün geçirdik. Ankara'da sıcaklar bastırmıştı o günlerde ama bulunduğumuz ilçeye hergün az da olsa yağmur yağdı ve hava genelde kapalıydı. O nedenle bahsettiğim kuş cıvıltılı kahvaltı ancak bir sabah yapılabildi balkonda. Diğer günler serin hava, kuşların cıvıldamasına ve bizim açık havada keyif yapmamıza müsade etmedi...



Evin çevresinde kendiliğinden çıkıvermiş papatyaları, yeniden doğan taze yeşil asma yapraklarını yakından doya doya sevdim.


Eşim özlemişti ailesini, memleketini ve de özellikle memleketinin yemeklerini. Annesine bir çırpıda sayıverdi neler istediğini :). Çömlek fasülyesi, çömlek dolması (biber dolması)...Evet tam da düşündüğünüz gibi, bunlar topraktan yapılma çömleklerde pişiyor. Bu çömlekler dışarıda, bahçede bulunan fırınlara konuluyor ve yemek toprak kabın içinde ağır ağır pişiyor. Eh lezzetini de tahmin edersiniz. Fotoğraflanamadan yenilip tüketilmesi de, yemeği tatmak için acele edilmesindendir :).



Bu yemekler fırına konmadan fırının ilk ateşinden faydalanmak için ev ekmekleri yapıldı, yanında gevrekler pişirildi. Kayınvalidemin beni çok seven komşusu sağolsun ki bahçesindeki fırını hazırlayıverdi bizim için. İki deneyimli kadının hamarat elleri hamurları ev ekmeğine dönüştürüverdi. Bu ekmekler hem doyurucu hem katkısız. İşte huzurunuzda sıra sıra ev ekmekleri :)



Kayınpederimin arılarından bahsetmeden yazımı bitirmek istemem. Onları sever, ilgilenir, yanıbaşlarında bir sandalyesi vardır sıkça üzerinde oturur gördüğüm kendisini. Elimde fotoğraf makinesi, arılara sokturmadan kendimi fotoğraf çekmeye çalışırken, bir tanesi kayınpederimin parmağından sokuverdi . Öyle alışık ki bu duruma, pek etkilenmedi. Buyurun, arının ardına bakmadan giderken bıraktığı, can acıtan iğnesi.

22 Mayıs 2007

...Geçmiş bir sakarlık hikayesi...

Uzun bir ara oldu değil mi? Eşim döndükten sonra, birkaç gün burada, birkaç gün eşimin ailesi yanında derken, tatil iyi geldi. Bu tatil, oradan fotoğraflarla birlikte başka bir yazının konusu olacak tabii. Ben yakın geçmişten dem vurarak bir merhaba demek istedim. Dün yazmak istedim ama iki gün ve gecedir hayatımı felç eden bir diş ağrısı ile savaştığımdan başaramadım. Bugün, diş hekiminin verdiği ilacın etkisini göstermesiyle gözüm açıldı ve buradayım işte!...

********

Geçtiğimiz yıl bu vakitlerde, New York'u görüp gezmeden Türkiye'ye dönmeyelim diye düşünerek birkaç gün New York tatili yapmıştık. Bu tatilden, daha o zamanlarda yani döner dönmez bahsetmiştim. Dün akşam çilek yıkarken aklıma geldi, lychee isimli meyveyi ilk defa New York'taki China Town'da küçük bir tezgah üzerinde satılırken yakından gördüm. İlginç bir meyve, içi itibariyle değişik. Öyle geçtik gittik sonra yanından.


Biraz daha dolaştıktan sonra, bizi New York'ta misafir eden Malezyalı arkadaşımız ki kendisi damak zevkine ve yemeye çok düşkündür :), sevdiği küçük bir Hint restoranı olduğunu, oraya gidebileceğimizi söyledi. Yeni tatlar denemeye meraklı ben hemen olur derken, geleneksel memleket tarzını seven eşim biraz duraksadı. Tabii ben ona, New York gibi bir yerde Türk restoranı dışında (ona da bir evvelki gün gitmiştik) gidebileceğimiz en geleneksel yerin bir Hint mutfağı olacağını anlatarak ikna ettim. Haklı değil miyim? "Amerika'nın geleneksel mutfağı" tanımı size de tuhaf, gerçek dışı ve komik gelmiyor mu?


Gerçekten de arkadaşımızın bahsettiği gibi, sıcak, sevimli, özenli ve de küçük bir yerdi. Kapıdan gezi yorgunları halinde girdik, güzel karşılandık ve bir masaya yerleştik. O masum halimizden biraz sonra olacakları kestiremediler tabii çalışanlar :). Arkadaşımızın da tavsiyesi ile siparişler verildi, masa donatıldı. Eşim ve ben damak zevkimize uygun olacağını düşündüğümüz alternatifler tercih ettik. O arada ben içecek olarak Lychee suyu istedim. Hani önceden görmüştüm ya deneyecektim ve tadını alacaktım. Güzel bir servisle geldi meyve suyum. Açlık, yorgunluk, sohbet, kahkahalar, mekan dar, ben uzun, kollar uzun derken nasıl oldu anlamadım, henüz bir yudum almadan lychee suyu dolu bardağın istem dışı bir el-kol darbesiyle havada uçması, meyve suyunun benim üzerime, masaya, yerlere dökülmesi, bardağın yerle teması ile darmadağın olması, buzların heryere saçılması ...herşey saniyeler içinde oldu. Çalışanlar şoku çabuk atlattılar ve sağolsunlar temizlediler, ortalığı hemen düzelttiler. Yeni meyve suyu servisimi yaptılar. Ne yapayım, üzgün olduğumu belirtip, yemeğe devam ettim ben de. Hiçbirşey o an için keyfimizi bozamazdı. Lychee suyuna gelince, tadı hiç de fena değildi :).


Lychee suyunun yanında gördüğünüz ise Hintlilerin ünlü "Paratha"sı. Bizim elde açma gözlemelere benziyor.. Takip ettiğim yabancı yemek bloglarından, Saffron Hut güzel bir tarifini vermiş parathanın. Deneyeceğim bir ara, tabii ki sizinle paylaşırım sonucunu :)...


Yeniden yazmak, paylaşmak çok güzel. Fazla uzatmadan burada olacağım :).

07 Mayıs 2007

*Kavuşma*


Doğruymuş...
Küçük özlemler daha bir kuvvetlendirirmiş aşkı, sevgiyi. Bu bahar benim de gönlümün dalları çiçek açtı. Eşim, sevgilim, suç ortağım yanıbaşımda...

01 Mayıs 2007

Yine gel...

Geçtiğimiz günlerde sevgili İpek ile tanışmamızdan ve bundan duyduğum mutluluktan bahsetmiştim. Bugün, oldukça gecikmiş ama içimde hep dışarı vurulmayı bekleyen bir başka tanışma hikayesinde sıra.


Amerika'da yaşadığımız iki yılın son bir yılında keşfettim ben blog dünyasının ne kadar zengin olduğunu. Mart 2006'da ben de nacizane bir blog sahibi oldum. Bir süre sonra herkesin yazılarını okuyan, tariflerini paylaşan belli bir arkadaş grubu oluyor, bu hepimizin farkında olduğu bir gerçek. Daha yakın hissettiğimiz, daha çok paylaştığımız...

Behiye'ciğimi blogundan tanıdım ve sevdim ben. O sıralar ikimizin de Amerika'da oluşu nedeniyle saat farkının ortadan kalkması, birbirimizin yazılarını ilk keşfetmemizi sağladı ve ilk yorumlarda buluşturdu bizi. Bu da tabii ki hoş bir ayrıcalık verdi. Bunu özel yazışmalar izledi :).

"Behiye" Türkiye'ye geldi geçtiğimiz aylarda. Ailesi ile hasret giderdi, memleketinin havasını içine çekti ve Ankara'da olduğu o kısacık süre içinde beni de ihmal etmedi, aradı. Onun o ince, sakin ve naif sesini duymak çok sevindirdi beni. O haftasonu eşimin izne çıkacak olması nedeniyle önce bir bocalama yaşamış olsam da, onunla buluşmayı ve sohbet etmeyi çok istedim. Sonunda kararlaştırdığımız gibi biraraya geldik. O çıtıpıtı, güzel kadının içinde kocaman, sevgi dolu bir yürek var. İstanbul'a döndüğünde, verdiği sözü yerine getirdi ve buluştukları zaman bir başka tatlı insanın beni mutlu eden sesini duymamı sağladı.

Sonra...
Birgün bir bakıyorsunuz, birşeyleri paylaşmaktan keyif aldığınız, nasıl olduğunu, neler yaptığını gerçekten merak ettiğiniz bir arkadaş kazanmışsınız. Behiye'ciğim, belki kısıtlıydı vakit ama seninle hoş bir sohbeti paylaşmak çok güzeldi. Geniş zamanlarda keyifle biraraya geleceğimiz günleri sabırsızlıkla bekliyorum canım arkadaşım.

25 Nisan 2007

Vakti geldi!


Yaklaşık iki hafta kadar sonra evim ve de gönlüm şenlenecek, evimin beyi :) askerlik görevini bitirmiş olarak evine dönecek. Onu uğurladıktan sonra yazdığım yazımda, zaman bizim için hızla akıyor demiştim...Öyle de oldu, zaman akıp, geçti, kavuşma vakti geldi. Gelsin, aile boyu heyecan, mutluluk ve daha keyifli zamanlar bekliyor bizi önümüzdeki günlerde. Birkaç gün Ankara'da kalıp, sonra eşimin ailesini ziyarete gideceğiz ki, baharda pek bir hoştur oralar. Müstakil, bahçeli evlerinin balkonunda, kuş cıvıltıları eşliğinde kahvaltı sohbetleri yapılacak ve bu bizi her zaman olduğu gibi dinlendirecek. Aynı balkonda sabah kimse uyanmamışken o sessizlikte kitap okumak, hiçbirşey yapmadan manzaraya karşı çay içmek....

Kahvaltı keyfi demişken... Sabahları kahvaltınıza salatayı dahil edip, tazecik kıyılmış maydanoz, minik minik doğranmış kıpkırmızı bir domates, kokusu üstünde salatalık dilimleri ve tüm bunların üzerine gezdirilmiş saf sızma zeytinyağının bu kahvaltıya kattığı zevki bilir misiniz? Özellikle gerçek mevsimini yaşayan sebzelerle yapılmış bir salata bizim yaz kahvaltılarımızın vazgeçilmezidir.

21 Nisan 2007

Ye - 21 ... Baharatlı (Marine Edilmis) Tavuk


Etkinliklere şöyle orjinal bir tarif ile katılmak istiyorum. Ama ben bulduğum o tarifi önceden deneyip güvenilirliğini ve lezzetini test etmeliyim ki size gönül rahatlığı ile sunabileyim. Dar zamanda yapılabilecek birsey değil bu. Eh, benim de zamanım gerçekten dar bu sıralar, birçok şeye yetişmeye çalışıyorum. Birçoğunuzun bildiği, belki de tattığı bir tarifle katılıyorum Emel'in, Yemek Aşkı isimli blogunda düzenlediği bu etkinliğe. Ama baharatlı tavuk sevenlerin bayılacağı bir tarif olduğunu düşünüyorum.


Tavuk etini marine edeceğimiz sos için gerekli malzemeler:

1 yemek kaşığı yoğurt
1 tatlı kaşığı domates salçası
1 dolu çay kaşığı köri
isteğiniz miktarda karabiber ve pul biber
1 yemek kaşığı zeytinyağı
iki büyük diş sarımsak(rendelenmiş)



2 parça tavuk göğüs etini küçük parçalar halinde doğrayın. Diğer tarafta çukur bir kap içinde marine için gereken tüm malzemeleri iyice karıştırın. Tavukları bu kaba aktarıp hazırladığınız sosa bulayın. Ben, tuzunu bu aşamada ilave etmiyorum. Kabın ağzını kapatarak buzdolabında isteğinize göre 1 gece veya benim yaptığım gibi 2-3 saat bekletin. Sosu iyice içine almış olan tavukları, yanmaz bir tavada, bir miktar sıvıyağ ile pisirin. Ocaktan almadan tuzunu da ilave edin ve karıştırın. Büyük bir servis tabağına önce kıvırcık marul yapraklarını, sonra sırasıyla tere yapraklarını, salatalık dilimlerini ve havuç rendesini koyun. Üzerine hazırladığınız baharatlı tavukları koyup servis edebilirsiniz.

17 Nisan 2007

Beklenen Merhaba ve Kahveli Kek

Bir buçuk ay kadar önce "paylaşmıştım" sizinle. Keyfin hayalini kurmuştum, tohum alıp balkonumda saksılara ekerek, merhaba demelerini bekleyeceğim diye yazmıştım. O yazımdan hemen sonra tohumları aldım ben, ama ekme işlemi gecikti biraz. Hem vakit bulamadım hem de havalar tekrar soğuyuverdi o hafta.


Neler mi ektim? Maydanoz, nane, dereotu, fesleğen ve renkli karanfiller. Yazında sardunyalar istiyordun en çok, bahsetmemişsin derseniz, cevabım sanırım onları hazır alacağım olacak. Yakında bir "sardunya operasyonu" var anlayacağınız :).

Bu arada güvercinler yüzünden badireler atlatan iki tane tarh var ama bir tanesi eski sağlığına kavuştu. Diğerine tekrar ekim yaptım. Geç merhaba diyecek onlar malesef. Ne pişkin kuşlar bu güvercinler yahu(!), hala ısrarla dolanıyorlar balkonumun civarında. Ama güvercinlerle savaşı, balkonda çeşitli önlemler alarak ben kazandım sanırım. Ben bu kuşları, "büromun penceresinin önünde", güneşe kendilerini verip sohbet ederken daha çok seviyormuşum meğer :).


Paylaşmak istediğim;
bir buçuk ay önce keyfin hayalini kurarken sanırım bir o kadar zaman sonra, hayalin keyfini sürmeye başlayacağım.


Gectiğimiz günlerde yaptığım (Türk) kahveli kekin tarifini de eklemek istedim. Türk kahvesi aromasını sevenler için güzel bir tarif diyebilirim. Örneğin, babam severek yerken, annem birkaç çataldan sonra ancak alışabildi :) . Tercih sizin.

Malzemeler:

2 adet yumurta
1 su bardağı toz şeker
3/4 su bardağı süt
50 gr margarin(eritilmiş)
1/2 paket kabartma tozu
1 tatlı kasığı Türk kahvesi
1 tatlı kasığı kakao
2 su bardağı un
vanilya

Kremasi:

2 su bardağı süt
2 yemek kaşığı toz şeker
2 tatlı kaşığı buğday nişastası
1 tatlı kaşığı pirinç unu
vanilya

Üzerine:

fındık kırıkları

1- Yumurta ve şekeri mikser yardımıyla çırptım. Süt ve margarini ekleyip çırpmaya devam ettim. En son un, kabartma tozu, kahve ve kakaoyu ekledim ve iyice karıştırdım. Hazırladığım karışımı, 22 cm'lik kilitli kalıba boşalttım ve önceden ısıtılmış, 150 dereceye ayarlanmış fırında 35-40 dakika pişirdim. Keki fırından çıkarıp soğumaya bıraktım.

2- Kremasına gelince, bildiğimiz gibi yani tüm malzemeleri birleştirip, muhallebi kıvamına gelinceye kadar karıştırdım. Aman siz dikkat edin de benim gibi pirinç unu ve buğday nişastası miktarlarını birbirine karıştırmayın :P.

3- Hazırladığım kremayı, soğumuş olan kekin üzerine yaydım ve fındık kırıkları ile süsledim.

15 Nisan 2007

Nacizane Duygular

Hani insanlar vardır, onları, önce düşüncelerinden, yazdıklarından, sanal dünyadan yansıttıklarından tanımışsınızdır. Görünüşleri davranışları hakkında hiçbir fikriniz yoktur, aslında bunun sizin için yansıttığı o soyut ama olumlu ipuçlarının yanında hiç önemi yoktur.

"İpek" böyle birisi benim için :). Siz onu, "Acemi Asçı" olarak biliyorsunuz zaten. Yüzyüze görüşmeden, telefonda sesini duyup da katıksız pozitif enerji aldığım, komplekssiz, sade, özgüveni gelişmiş, ağzını açtığında karşısındakine kendini dinletmeyi bilen, hoş sohbet, tatlı mı tatlı ve de güzel bir kadın. Öyle ki, onunla zaman nasil geçti anlamadım. Geçtiğimiz günlerde, tam da onun yeni atlattığı ve canını çok sıkan bir trafik kazasının sonrasında, büromda beni ziyareti sayesinde görüştük İpek ile.



















Beni mutlu eden hediyesine ne demeli? "Mimi"'nin tabiriyle, "pitipiti" lerden hazırlanmış bir hediye ki benim o çoook sevimli hukuk kitaplarıma daha bir sevimlilik kattığı kesin :)). İpekciğim, ben de tatlı bir tesdüfle, tam da hediyeni fotoğraflayacağım gün karşıma çıkan bu pitipiti ile teşekkür etmek istedim. Daha once blogunda ilettiğim sözlerle bitirmek istiyorum, birlikte nice keyifli zamanlar gecirmeyi dileyerek...

"Zihnimde ve kulaklarımda kalan hoş bir sohbet, yüzümde tatlı bir gülümseme, gözümün önünde uçuşan pitipitilerle...çoook keyifliyim ben..."

12 Nisan 2007

Sıra bende! :)

Bu kadar çok sayıda arkadaşım tarafından sobeleneceğim aklıma gelmemişti ama öyle oldu. Tuba, Nükhet, Calimero, Canan, Kübra, Kamile, Ceylan, Nilufer ve İpek'ciğim tarafından sobelendim. Bu sobeden kaçış yok :).


"Bembi"ciğim ilk kez etkinliklere katılıyor olmanın heyecanıyla hazırlamış olduğum makarna senin için. Sen de çizimlerinle sobelersin diye düşündüm :). Ben de bir çizim isterim ama...sobeleyen olarak :P.






"Seda" için...








"Pınar" için...







********

1.1. Daha once yasadiginiz 3 sehir?

Kırşehir, Ankara, New Orleans

1.2. Tatil icin gittiginiz, gördüğünüz ve önermek istediginiz 3 yer?

San Francisco, Monterey ve İstanbul (tabii ki tatil için)

1.3. Yasamak istediginiz (görmediginiz de olur) 3 şehir?

Yaşadığım şehirden memnunum :) Ama emekli olduktan sonra en azından sonbaharlarda, Bloomington-İndiana benzeri, küçük bir yerleşim yeri fena olmazdı. Orada beni mest eden, öyle bir sonbahar geçirdim ki...Ama görmek istediklerim derseniz, Mısır ve Japonya şehirleri diye saymaya başlayabilirim :)

2.1. Şu andaki mesleginiz nedir?

Avukatım

2.2. Dünyaya yeniden gelseydiniz, hangi mesleği yapmak isterdiniz?

Güzel Sanatlar ile ilgili bir meslek olabilir...

2.3. "Kesinlikle ben yapamazdim" dediginiz meslek nedir?

Diş Hekimliği

3.1. Yaşam felsefenizi oluşturan sözlerden biri?

Yaşam felsefem tek bir cümle ile kısıtlanamaz, yazacak çok şey var.

3.2. Bir kitapdan alınma, çok sevdiginiz bir cümle veya paragraf veya bölüm?

.....Geçmişle bugün hep birlikteydi o günlerde, olasılıklar, özlemler, yenilgiler, yenilenmeler hep birbirine geçiyordu. Geçmişle ilgili o tehlikeli sorgulamalar, yaşanan, bir şekilde de olsa yaşanabilecek olan o günlere bir giriş anlamındaydı da biraz. Sessiz, sarsılmayacakmış gibi görünen bir dayanışma. Bir kaçışın bir başka biçimiydi bu elbette. Ama insanın uzun, çok uzun bir hikayeyi gücünün son kertesine kadar yaşayabilmesi olabildiğince tanımak, solumak, istediği bir dünyaya tutunabilmesi için kendisini tüm umarsızlığına karşın araması, bu arayış adına zaman zaman büyük bir savaşımı, içindeki hayalleri hep taşıyarak göze alması gerekiyor....

En Güzel Aşk Hikayemiz / Mario Levi

3.3. Cok sevdiginiz bir siirin bir parcası?

Onun güzelliğini herkes görüyorsa o bence az güzeldir.
Herkes biliyorsa o bence hiç güzel değildir.
Onun güzelliğini yalnız ben görüyorsam bu sevgidir.
Yalnız ben biliyorsam bu aşktır.
Hiç kimse görmüyorsa bu yalnızlıktır.

Özdemir Asaf

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails