05 Kasım 2008

Hayatın ta kendisi...

******
Ailemin üzerindeki kara bulutlar ne zaman kendilerine başka yer bulacaklar bilemiyorum ama son zamanlarda öyle üstüste üzüntüler yaşadık ki zorlanıyoruz üstesinden gelmekte. Ama hayat buymuş, başka başka sebepler için ve sevdiğin diğer insanlar ve de en başta kendin için ayakta dimdik durman gerekiyormuş. Gidenler herne kadar zamansız ve de pek ani çıksalar da yolculuklarına hayat gerçekten devam ediyormuş. Geçtiğimiz Pazartesi akşamı amcamı kaybettik. Son bir yıl içinde anneannem, teyzem ve arkasından amcam bırakıp gittiler, dönmemek üzere. Işıklar içinde yatsınlar.

******


İçinde bulunduğumuz kasvetli havaları dağıtan biri var ki ailede, tam bir şeker, her daim gülücükler saçan bir melek. Canım kardeşimin, doğum müjdesini de sizinle paylaştığım oğlu, Yiğitalp. 6 aylık. Öyle güzel bir çocuk ki, öyle pozitif ki pamuk şekerim; hiç ayrılmak istemiyorum yanından. Umarım hep şansı bol, sağlıklı ve mutlu olur.


Bu arada rutin devam ediyor. İş-ev-evde de iş :)...vs. Gelecek yazıma ek bir de tarif olsun istiyorum. Ama şimdiden uyarırım ancak ve ancak pek pratik bir tarif olabilir bu. Ne olacağını inanın ben de bilmiyorum :).

16 Ekim 2008

Kesin Dönüş


Bu sefer kesin dönüş yaptım :). Bunca ayrılığın, uzak kalışın sebebi neydi diye sorarsanız; biraz üzüntü, yas, biraz yorgunluk, biraz da mutluluk... Hayat her türlüsünü gösteriyor insana ama bazen dozu kaçıyor işte.

Mayıs ayında büro değişikliği kararı verdim ve üniversite yıllarından bu yana arkadaşım olan şimdiki ortağımın da o sıralarda yurtdışından dönmesiyle yeni bir ortaklığa merhaba dedim. İyi ki dedirten bu değişikliği uygulamaya koyarken daha önceki aylarda öğrendiğim teyzemin hastalığının ağırlaştığını duymak çok canımı acıttı. Zaten oldukça farklı, hüzünlü bir hayat hikayesi olan sevgili teyzemi Temmuz ayında kaybettik.

Yine Mayıs ayında almış olduğumuz ve size bir önceki yazımda müjdesini verdiğim evimizin tadilatı başladı sonra ki, bu aşama hakikaten çok yorucuydu. Hala taşınma sonrası ufak tefeklerle başım dertte diyebilirim. Yeni bir düzen kurmak hem çok keyifli hem de çok zormuş. Tabii bu yoğun dönemde anlamış bulunuyorum ki artık 20'li yaşların zindeliği ve enerjisinden eser kalmamış vücutta :). Bilimum ağrılar, rahatsızlıklar ile başbaşayım şimdi. Neyse zamanla onlar da rahat bırakırlar beni umarım.

Bu arada ilgisiyle bana kendimi iyi hissettiren arkadaşlarım (İpek, Deniz, Zeynep, Canan, Görkem, Jale) oldu ki, sağolsunlar ve hep yakınımda olsunlar :). Egosu fazla bir temenni oldu galiba ama içimden gelen budur! Yine buradayım ve sizlerle paylaşacaklarım bitmediğinden ne kadar olacağını kestiremediğim bir süre daha burada olacağım.

Son olarak;

Fotoğrafa gelince, aslında henüz giyilmek için sıra bekleyen bir çorabımın deseni olmakla beraber, tam da içinde bulunduğum durumun özetidir. Aşık olduğum adamla kendi evimizde ve düzenimizde, yorgun argın ama mutlu ve keyifli bir aşkı yaşıyorum.

25 Ağustos 2008

Mutluluk


Muhteşem mum çiçeğim merhaba diyeli epeyce zaman oldu, hatta dördüncü çiçeği de açtı ama ben yine geciktim yazmakta. Sebeplerim var hem de haklı sebeplerim :). Neden bu kadar uzun ara verdiğimi daha sonraki yazımda anlatacağım ama bu son gecikme tamamen mutlu bir olayın etkisi. Mayıs ayında kocam ve ben tam da sevdiğimiz ve istediğimiz gibi bahçeli şirin bir dubleks ev satın aldık. İki hafta önce tadilatına başladık ve o zamandan bu yana tam bir hengamenin içindeyiz . Tadilat sürüyor ama sonunda yorgunluğumuza değecek gibi görünüyor. Ustalar çalışıyor biz yoruluyoruz :P. Şaka bir yana hakikaten zor ve yorucuymuş bu tadilat işleri. Neyse ki ev boş da bir de eşyaları ne yapacağız sorunu yaşamıyoruz. Tüm işler bitsin taşınacağız evimize. Yakında evimizden karelerle karşınızda olacağımdan emin olabilirsiniz.

02 Ağustos 2008

Yeniden Merhaba!



Tıpkı merhaba demeye hazırlanan mum çiçeğim gibi, ben de yeniden merhaba demeye hazırım.

05 Mayıs 2008

"Hala" oldum!

Picture Captions
[Caption.iT - Picture Captions]

1 Mayıs Perşembe günü minik meleğimiz doğdu. Pamuk ellerinden öptüm, kokladım. Canım benim, dilerim hep sağlıklı ve mutlu ol, yüzünden gülücükler eksik olmasın...

30 Nisan 2008

Işıklar içinde yat...

Sabahtan beri, yakamda o pırıl pırıl gençliğinin simgesi resmin ile - boğazımda kocaman bir düğüm - adımladım adliye koridorlarını. Seni tanımıyordum ama önce meslektaşın sonra bir "insan" olarak diliyorum ki bu cahillik, bilinçsizlik, bu duyarsızlık son bulsun. Avukat sadece "avukat"tır.

21 Nisan 2008

Sayıklama


Bu sene çok erken başladım "Tatil istiyorum!" sayıklamalarına. Daha Nisan ayının ortalarında bunu yaparsam, vay benim halime. Anlaşılacağı gibi hem zihin hem beden yorgunluğu hakkımdan geldi. Özellikle geçen hafta sonu başlayan işle ilgili stresli günler uykusuz bıraktı beni. İşle ilgili dediysem tamamen işle ilgili yani bir müvekkilimizin hakkındaki şikayet sonrasında açılan ceza davasının ilk duruşmada beraat kararı aldık ama biz de dinginlikten, huzurdan, rahattan hüküm giydik o hafta. Deniz ve İpek beni aradıklarında ikisine de aynı cümleyi kullandım. "Kafama balyoz yemiş gibiyim!" :P.

Hakikaten tatil istiyorum ben. Şu durumda tek seçeneğimiz bir hafta sonu kaçamağı. Kaçamak kelimesi sanki olumsuz bir izlenim veriyor değil mi insana :D. Oysa "haftasonu tatil kaçamağı" deyince nasıl da güzellikler barındırıyor içinde ve de ne hoş geliyor kulağa. Ama orada da duruyorum çünkü koca yok. Askerlikten sonra bir başladı iş gezileri, dur durak bilmiyor. Öyle ki, yaz tatilini bile birlikte yapamamıştık onun Yunanistan gezisi yüzünden. Ben Akdeniz sularındayken, o Ege sularında hem iş hem tatil yaptı. Yine yok adam. Bul ki bir haftasonu tatile gidesin. Neredeee! Dün yolcu ettim yine. Bu sefer yurtiçi ama bir yorgunluk işte insana. Sonra tabii ki adam haftasonları evinde dinlenmek ister. Karısı da havadar bir faaliyet. İkisi de haklıdır ama çıkar yol bulunamaz. Mayıs ayında şeytanın bacağını kırmaya niyetlidir kadın. Yani "Ben"!

O da olmazsa kendimi mutfak faaliyetlerine verir sizin için çalışır çalışır, yeni tariflerle dönerim. Şimdi koca yok, yine annem ve babamlayım. Pek bir rahatım, sıkıntım yok -sevdiğim adamı özlemek dışında- yemek derdi yok, evişi derdi yok, annemin babamın yanıbaşında...

...
lüküs hayat
lüküs hayat
bak keyfine yan gel de yat
ne guzel sey
oh ne rahat
lüküs hayaaaat!
...

10 Nisan 2008

Benim de


hayallerim,
düşüncelerim,
sevinçlerim,
dargınlıklarım,
hayalkırıklıklarım,
çılgınlıklarım,
beklentilerim,
kahkahalarım,
kızgınlıklarım,
keşkelerim,
gözyaşlarım,
mutluluklarım...

var.


NOT: Fotoğraf mutfak penceremin önünden.

09 Nisan 2008

Dünyayı Güzellik Kurtaracak!


Bloglar arası oyunlara katılmakta hep gecikiyorum. Yine öyle oldu ama Acemi Aşçı İpek ve Nym'in davetiyle, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bu konu için birkaç cümle de ben yazayım. Mim'i Doctus forum sitesi başlatmış. Bir avukat olarak bu konuda pekçok şey duyuyor ve okuyorum ama karşılaştığım veya okuduğum herbir olay beni her seferinde derinden sarsıyor ve prensip sahibi olmamda yol gösteriyor. İşin mesleki kısmını bir yana bırakırsam, gittikçe kirlenen dünyayı güzelliğin kurtaracağına inanıyorum ben de.

Çocukluğumdan hatırladığım bir detay, birkaç arkadaşımla öğretmenlerimizden birinden aldığım mandolin dersleridir. Mandolinimle çalmış mıydım bu şarkıyı bilmem ama nedense ilk aklıma gelen bu oldu:

Ilgaz Anadolu'nun
Sen yüce bir dağısın
Baharla yeryüzünde
Güzellerin bağısın

Yalçın kayalıkların
Göklere yükseliyor
Senin dumanlı başın
Bulutları deliyor

...

Beni, ruhumu okşayan harika sözcüklerle sobeleyen İpek'ciğimin yazdığı gibi zinciri koparmıyorum ve yazdıklarını severek okuduğum Nihan'ı zincirin bir halkası olmaya davet ediyorum.

01 Nisan 2008

Renkli


Havanın kapalı olmasının sıkıcılığı bir yana, yağmurdan hiç şikayetim yok. Geçtiğimiz yaz başkent olarak çektiğimiz susuzluk problemi hiç aklımdan çıkmıyor. Sadece bizim yaşadığımız şehir değil tüm dünya kuraklık sinyalleri veriyor ki yağmur yağdıkça benim mutluluğum büyüyor. Bu çok derin ve hassas bir çevre konusu, herkesin kendi üzerine düşeni yapacağından da şüphe duymak istemiyorum. Bu arada iki sürekli takip ettiğim arkadaşım tarafından sobelendim, hem de oldukça hassas ve mutlaka üzerinde durulması gereken başka bir konuda. Bir sonraki yazımda değineceğim.


Gelelim yukarıdaki güzellere. Geçtiğimiz sene de bir bahar yazısında yazmıştım, bahçemiz yok bizim ama kocaman bir balkonumuz var diye. Şimdilik balkon havası gelmediğinden, odalarımızdan birinde , odanın çeşitli köşelerinde, pencere önlerinde yaşatıyorum bu güzelleri ben. Her akşam uykuya dalıp, her sabah gün ışığı ile uyanışlarını görmek keyif veriyor bana. Geçen sene sitemizin çok sevdiğim bahçesinden aşırıp :P evet yanlış okumadınız, aşırıp evde saksılarımdan birine diktiğim ve sonradan adının kedi tırnağı olduğunu öğrendiğim azgın çiçeğin tohumlarını saksısında bırakmıştım. İki hafta önce sulamaya başladım ve hafta sonu sürpriz merhabalarıyla uyandım minik filizlerin. Biraz daha serpilsinler, paylaşacağım sizinle. Menekşelerim hala çiçek açmadılar. Araştırdım ve uygulamaya geçtim, sizin yorumlarınızdaki tavsiyelerinizi de gözardı etmiyorum tabii. İki menekşeden birini kocam birini ben olmak üzere paylaştık ve ikimiz de kendi uygulamalarımızla bakıyoruz kendi menekşelerimize. Bakalım hangisi daha önce çiçeklenecek. Umarım ikisini de ziyan etmeyiz :D.
Soğanlı çiçekleri yani sümbül ve laleyi ilk defa aldım bu sene. Becerebilirsem soğanlarını muhafaza edip gelecek sene de kendileriyle baharı karşılamak istiyorum. Tüm bu renkler beni gündelik telaşların, iş koşturmacasının stresinden biraz olsun uzaklaştırıyor. Evde çiçek olup olmaması farketmez diye düşünen kocamın bile bir menekşeyi sahiplenmesi, bakımını üstlenmesi çok hoşuma gitti açıkçası.

18 Mart 2008

Mayhoş *** Hediyeler

Koşu bandımız geldi, kuruldu, üzerinde yürünmeye başlandı ama forma girmenin asıl önemli ayağı olan yemek kısmı henüz tam istenildiği düzene sokulamadı. Yavaş yavaş abur cuburlar kesilip zeytinyağlılara, sebzelere, salatalara ağırlık vermeye başladım. Evimizde zeytinyağlı sebze yemekleri mutlaka ve sıklıkla yapılır ama bu sıra biraz daha ihtiyaç var kendilerine.


Son zamanlarda mutfak faaliyetlerini artıran ben yaptıklarımı sizinle zaten paylaşıyorum. Yine bir tane var sırada. Bildiğiniz sıradan zeytinyağlılardan bir tarifi paylaşarak canınızı sıkmayacağım tabii. Şu da var ki, belki bu zeytinyağlı sizin evinizde sıradanlaşmış olabilir ama bizimkinde henüz değil :). O nedenle eşimin baş malzemesi nedeniyle önyargıyla baktığı ama yerken sorun çıkarmadığı :D bu lezzetli zeytinyağlı yer elması tarifini sizinle paylaşmak istedim. Tarif, yaptıklarını güvenle ve severek denediğim Nezaket'ciğimden. Açık Büfe'sinde sunduğu tarifleri hep çok beğenerek denemişimdir. Ve denediğim hiçbir tarif beni yanıltmadı. Tarifi aynen kopyalıyorum ama siz bir de onun farklı ve güzel sunumu nu görün.

1 kg yer elması
2 adet havuç
2 adet patates
1 tepeleme yemek kaşığı un
1 tane limon
½ çay bardağı zeytinyağı
2 adet kesme şeker
1 çay kaşığı tuz

* Yer elmalarını iyiyice yıkayalım ve soymaya başlayalım. Büyükse ikiye bölerek yarım limon sıktığımız suya atalım ki kararmasınlar. Patates ve havucu da soyup istediğimiz büyüklükte doğrayalım.

* Tencereye zeytinyağını, un, tuz, kesme şeker, yarım limonun suyu ve 2 çay fincanı kadar sıcak suyu koyarak iyice karıştırıp bir sos yapalım.

* Limonlu suda bekleyen sebzelerin suyunu süzerek tencereye sosun içine alalım. Tenceredeki su miktarı sebzelerin üzerini örtecek miktarda olmalıdır, gerekirse biraz daha sıcak su ilave edelim.

* Orta ateşte havuçlar yumuşayıncaya kadar yer elmalarını pişirelim. Kapağı kapalı soğumaya bırakalım. Bir kaç saat dinlendikten sonra kurutulmuş dereotu veya taze dereotu / maydanoz ile tabağı süsleyip servis yapalım.

NOT: Ben taze dereotu tercih ettim ve bu hafif mayhoş zeytinyağlıya da bayıldım.


Moskova'dan döndükten bir hafta sonra Mersin'e giden(yine iş nedeniyle) kocam fotoğraftakilerle döndü. Bir kavanoz turunç reçeli ki bayılırım turunç reçeline, bir paket kerebiç ve bir paket de cezerye. Turunç reçeli ve cezerye olması gerektiği gibi tüketilirken annemim yokluğunda çaya davet ettiğimiz babamın da gönüllü :) katkılarıyla kerebiçlerimiz tükendi. Geçen hafta Deniz ile telefonda konuşurken konu kerebiçe gelince, cevizli mi diye sordu. Genelde cevizli olurmuş çünkü, öyle dedi. Bizimkinin içinde enteresan bir şekilde hurma vardı ve ben tadını çok beğendim. Hani cevizlisi olsa o da çok makbule geçerdi ya neyse, bir dahaki sefere artık. Şimdi buyurun bakalım; koşu bandıyla ve zeytinyağlı sebze yemeğiyle açılmış bir mevzu, kalorisinin fazlalığı konusunda hiç şüphe götürmeyecek olan kerebiç ile kapatılır mı ? Yaptım bile...:))

12 Mart 2008

Kurabiye Serisi - I

Akşam çayının yanında hep tatlı birşeyler olsun isteyen kocam sayesinde, kurabiyeler konusunda uzman olma yolunda ilerliyorum. İşte tam da bu vesile ile şu sıralar hep kurabiye denediğimden, bir kurabiye serisi hazırlayabilecek kadar malzemem var elimde. Şimdilik iki tanesiyle başlıyorum.


Lorlu-damla sakızlı kurabiyeler... Muhteşem bir tat bana göre. Uzun zamandır denemek istediklerim listesinde bekleyen, canım İpek'in de tavsiyesiyle, bulduğum ilk fırsatta denediğim, eşimin bayıla bayıla yediği, vs vs böyle uzar gider kendimi durdurmazsam :). Kısacası mutlaka deneyin. Tarifi iki versiyonlu uygulayabilirsiniz. Dilerseniz benim yaptığım gibi asıl tarife sadık kalıp, sıvıyağ kullanabilirsiniz, dierseniz onun yerine yumuşamış 2 yemek kaşığı katı yağ(tereyağ) kullanabilirsiniz. Denedim, ikincisi de güzel oluyor. Tarifini tekrar yazmak yerine, Sibel'in Kahvesi'ndeki tarife yönlendiriyorum sizi. Pişerken yayılan kokuya bayılacaksınız.

Not: Siz fırında biraz daha tutup daha fazla kızarmalarını sağlayabilirsiniz.

Bir diğeri de, başucu :) kurabiye tariflerinden diyebileceğim çok beğendiğim bir tarif. Ev Cini'nin sitesinde görüp denedim ilk kez ve sonrası geldi. Ev Cini tarifin kaynağına kendi sitesinde yer vermiş. Bu fotoğraftakiler ikinci sefer yaptıklarımdı. İkinci seferde kendimce ama orjinal tadını bozmayan değişiklikler yaptım.


Malzemeleri kendi kullandığım şekliyle, yapılışını ise orjinal haliyle yazıyorum.

100 gr. tuzsuz tereyağı, oda sıcaklığında iyice yumuşamış
1 su bardağı (200 gr.)toz şeker
1 adet iri yumurta
1 tatlı kaşığı vanilya
2 su bardağı un
1/2 tatlı kaşığı kabartma tozu
1/2 tatlı kaşığı karbonat
1/2 tatlı kaşığı tuz
1.5 tatlı kaşığı instant kahve (nescafe)
1 su bardağı damla çikolata(bu sefer çok az kattım)
1/2 su bardağı kuru üzüm
1 yemek kaşığı kakao(hamurun yarısı için)

1. Fırını 170 dereceye (turbo-fanlı fırınlarda 150 derece) getirin.
2. Derince bir karıştırma kabına yağı, kahverengi şekeri ve toz şekeri koyun. Mikseri orta hızda çalıştırın ve 30 saniye boyunca malzemeleri çırpın.
3. Yumurtayı ve vanilyayı ekleyin. Mikserle 15 saniye boyunca tekrar çırpın.
4. Ardından karıştırma kabının içine unu, kabartma tozunu, karbonatı ve tuzu eleyin. Elinizle hamuru yoğurun.
5. En son olarak çikolatayı, üzümü ve kahveyi ekleyin. Tekrar yoğurun.
6. Elinize ikişer yemek kaşığı bu malzemeden alın. Avuç içinizde yuvarlayın ve fırın kağıdı serilmiş tepsiye aralıklı olarak dizin. Hamurdan topların üzerine, 4 cm. çapında genişleyene kadar, bir kaşığın tersiyle hafifçe bastırın.
7. Tepsiyi fırına koyun ve 18-20 dakika pişirin. Fırından çıkınca hala yumuşak olan kurabiyeleri, soğuyana kadar bir tel ızgaranın üzerinde bekletin. Kurabiyeleriniz soğuyunca onları hava almayan bir kapta saklayın.


Not: Ben 5 dakika kadar fazla tutmuşum fırında, daha kıtır kıtır oldular. Tercih sizin :).
Sırada tahinli ve nişastalı kurabiyeler var ama kimbilir ne vakit gelir serinin ikinci bölümü :). Tembel bir blog sahibi olarak zamanını yazmam mümkün değil :).

04 Mart 2008

İtiraf


"Görkemli senfonilerin ortasında birdenbire beliriveren yumuşacık bir flüt sesini beklemek gibi bir eğilimim vardır."

Romain Gary

20 Şubat 2008

Ortaya karışık...


Küçük şeylerle mutlu olabilir insan. Market alışverişi sırasında, çocukluğumuzdan tatlı detaylar hatırlatan, bu gülümseyen balık krakerlerden atıverdik sepete. Hayatı fazla ciddiye almayın der gibiydiler. Her ağzıma atışımda, kıkırdayışlarını hissedip kendi kendime gülümsüyorum ben de :).

Rutinimden haberler vermeme alışıksınızdır. Mesela şu anda, haftasonunda siparişini verdiğimiz koşu bandının gelmesini bekliyorum evde. Gecikti. Ortağım sağolsun, birbirimize çok yardımcıyız bu konuda, bakın büroya gidemedim hala. Gelsin koşu bandımız, haftasonu servis gelip kullanıma hazır hale getirinceye kadar, kutusunun üzerinden seveceğim onu :).


Beklediğim bir başka şey... Menekşelerimin çiçek açacağı zamanı merakla bekler oldum. Pek de sağlıklılar görüldüğü üzere. Araştırdım, Afrika menekşeleri uygun ortamlarda, yılın her vaktinde çiçek açabilirlermiş. Tüm gerekli şartları hazırladım kendileri için ama tık yok. Ne renk çiçek açıyorlardı, onu bile unuttum.


Gelelim sonuncusuna... Kocam önümüzdeki hafta Moskova'ya gidiyor. İş gezisi. Son günlerde özellikle arkadaşlarla birlikteyken, bu gezinin konusu açılıyor ve Rus ırkın ne kadar güzel olduğundan, bu Moskova gezisinin de nereden çıktığından dem vurulan sohbetlerle renkleniyor hayatımız :P. Kocam mı? Üstüne uğramıyor hiç, arada bir _Ne getireyim sana oralardan?_ diye soruyor. Ne dersiniz, tehlikeli iş gezileri kategorisine girer mi koca tarafından Moskova'ya yapılan bir gezi? :)) Hahahhaaa!!!

19 Şubat 2008

Canım ve de birtanecik kardeşim...

...İyi ki varsın ve iyi ki "sen" benim kardeşimsin. Aramızdaki bağ öyle kuvvetli ki; engel tanımaz. Birlikte daha nice yaşlarını sağlık ve mutlulukla kutlamak dileğiyle... Seni çok seviyorum!

06 Şubat 2008

İki bahardan biri... ilk veya son... hiç farketmez

Bir sürü sobem oldu! Birden bu kadar sobe ile karşı karşıya kalmak şaşkın ördeğe çevirdi beni. Bir sobeyi bile cevaplamakta hep geç kalan ben üç ayrı sobe için nasıl bir performans gösteririm bilemem ama ilki ile başlıyorum. Sevgili Burçin, "Hain ben,hi hi hi!" yorumuyla beni sobelediği müjdesini vermişti. Pek öyle hemen akla gelecek türden değildi yazılması istenenler ama benim de fazla vaktim olmadı kafa yoracak, itiraf ediyorum. Aklıma ilk gelen, hakkımda bilinmesini artık :) istediğim 7 şeyi yazıyorum.

* Tanımadığım insanlarla asansöre binmekten hiç hazzetmem ve zorunlu kalmadıkça da binmem.

* Negatif-depresif hissettiğim zamanlarda kimseleri (özellikle sevdiğim insanları) arayıp konuşmak istemem. Paylaşmak başka şey de, onlara da bu negatif enerjiyi yansıtmak istemem.

* Dondurma söz konusu olduğunda, midemin ne kadar büyük bir hazneye sahip olabildiğine ben bile şaşırıyorum :).

* Balık yemeyi severim ama olur ya kendim temizlemem gerekirse (hamside olduğu gibi), balıkları yemekte zorlanırım.

* Ev içinde bir komedi kahramanı gibi olduğumu iddia edenler var. Benimle yaşamak eğlenceli olsa gerek! :)

* Üniversite yıllarında ud çalmaya heveslendim, aldım ve de kursuna da gittim. Ama devamını getirmediğimden, maymun iştahımın bir göstergesi olan udum evin bir köşesinde uyuyor.

* Aklımın bir köşesinde, San Francisco'da (üç gün kadar gezme fırsatı bulduğum şehir) yaşamak hayalleri oynaşır durur bazen.

******

Bundan başka bir de "... olsam" oyunu var ki, o da şöyle:

Yiyecek olsam: Elma
Müzik aleti olsam: Yan Flüt
Mevsim olsam: İki bahardan biri
Kıyafet olsam: Beyaz body/t-shirt ya da tatlı mı tatlı :P el örgüsü bir hırka
Ayakkabı olsam: Şık bir spor ayakkabı ya da yine şık ve rahat bir babet

Diğer iki sobe biraz daha bekleyecekler :). Ama bu sobelerin ebesi artık bensem :), Kıymet ve de İpek "Sobeee!" :))

30 Ocak 2008

Çorbadan şapkaya...

Ancak böyle bir çorba ısıtabilirdi içimi...


Geçtiğimiz hafta Salı gününü tüm gün evde geçirdim. Hani yazmıştım ya vücudum kırgın diye; hemen onun ertesi günüydü, evde dinlenmeyi tercih ettim. İyi de etmişim, kendime geldim, toparladım biraz sızlayan kemiklerimi :). İşte o gün, akşamüstü battaniyem ve kitabımdan ani bir manevrayla ayrılıp biryerlerde not edilmiş olan bu oldukça besleyici ve de soğuk kış günlerinde höpürdetmek :P için birebir olan çorbayı yaptım. Çorbayı, sevgili Münevver'den tarifini alıp üstüne kendi tarzını ve malzemelerini de katan canım İpek'ciğimin usulüyle denedim. Tarif buradan olduğu gibi alındı ve uygulandı. Yok yok, ufak ve DE zorunlu bir değişiklik oldu, unutmadan yazayım. Patates kalmamıştı evde, havuç kullanıldı onun yerine :). Sonuçta tattığım, malzemesiyle, görüntüsüyle, besleyiciliğiyle ve de lezzetiyle çooook zengin bir çorbaydı. Annelerin çocuklarına yapmaları için muhteşem bir tarif daha! Münevver'e ve İpek'e teşekkür ederim. Şimdi bunları yazarken bile içim ısındı :).

Şu sıralar eski kitap okuma düzenime yeniden dönüyor gibiyim. Bir dönem ucu ucuna okuduğum kitaplar kütüphanede dizili dururken...bir dönem de hiç kitap okumadan geçirdiğim günle(eee)r vardır... Ancak mesleğim gereği okuduklarımı saymıyorum tabii, isteseniz de istemeseniz de okumadan yapamayacağınız bir mesleğe sahipseniz, kitaplar bazen sizin üstünüze üstünüze gelebilir :). Şimdilerde işte tam da bu mesleki olarak okuma zorunluluğunun getirdiği baskı yanıda polisiye okuyarak dinlendiriyorum kafamı. Metroda-trende, bir doktor randevusu öncesi beklerken veya akşam uyku öncesi yarım saat kadar (dayanabildiğim süre bu-uyku saati öncesi kitap okumak bana uykuya dalmak açısından çok iyi geliyor galiba)... Geçenlerde İpek ile konuşurken okumak istediğimiz bikaç kitaptan bahsettik. Alınacak ve okunacak kitaplar listem de uzamakta, bir hale yola koymalı bu listeyi de.

Blog dünyasının sobeleri meşhurdur. Ben de iki arkadaşım tarafından herbiri içinde birçok konuyu barındıran sobelerle görevlendirildim :)). Üzerinde bir miktar mesai harcanması gereken bu sobeleri haftasonuna bırakıyorum. Denenecekler listesine bir-iki tik atabilmek için rutinim dışında mutfağa girerek sobelerin yanına yeni tarifler de ekleyebilirim. Bu da sobelerle birlikte yeni tarifler anlamına gelebilir. Tamamı ile denemelerden alacağım sonuca bağlı bu :).

Bir de hernekadar kolumdaki sinir sıkışması henüz iyileşmemiş ve kendini sıkça bana acı vererek hatırlatıyor ise de, şapka örmek istiyorum kendime bu aralar. Öncelikle rengine karar vermeliyim sonra modeline sonra da uygulamaya geçmeliyim. Dışarıda tonla güzel hazır şapka satılıyorken neyse bendeki bu örme hevesi? Daha önce de yazmıştım ya iki ilmek dürtmek :) bazen rahatlatır insanı. Vakit buldukça. Gelecek kışa yetişir belki...
Resim, http://www.etsy.com/ sitesinden alıntıdır.

21 Ocak 2008

Olan biten...

Yok yok, Pazartesi sendromu değil, aslında ruh halim gayet iyi ama bedenen bir tuhaf başladım haftaya.


Cuma akşamı bir arkadaşıma davetliydik, haftanın yorgunluğunun da etkisiyle erken kalktık, evde battaniye-kitap-gazete-tv... vs kombinasyonları içinde geçirdik uykuya teslim olana kadarki vakti. Cumartesi gün içinde bir iki işimiz vardı halletmemiz gereken, halledildiler. Üstüne bir de yolda bacaklarını havaya dikmiş halde yatan, belli ki geçirdiği bir kaza nedeniyle oldukça zor anlar geçiren bir serçeye ilkyardım yaptık, sıcak bir yere yerleştirdikten sonra eve attık kendimizi. Kocam arkadaşıyla felekten bir akşamüstü çalmaya giderken ben evin derlenip toplanmasıyla haşirneşir oldum istemeyerek de olsa :P. Eh, dağıtırken de isteyerek olmuyor ama bedensel ve psikolojik ağırlığı böylesine etkili olmuyor :)).

Kocanın yokluğunda ev derlenip toplandı. Ertesi gün öğleden sonra geleceklerini haber vermiş olan teyzeleri ve onların aileleri için çayın yanında tadılsın diye düşündüğüm ağlayan pasta, çikolatalı sosu ertesi gün servis edilmeden birkaç saat önce eklenmek üzere yapılıp, hazır edildi. Bu arada anneciğimden aldığım tarifle yaptım ve sonuç mükemmeldi diyebilirim. Bu pastanın öyle cezbeden bir görüntüsü ve öyle karşı konulmaz bir lezzeti var ki... Bir dahaki ağlayan pasta maceram pek uzak olmayacak, tadını damağımda hissetmek için şimdiden gönüllüyüm :) . Bu durumda sizinle bu pastanın güzelliklerini fotoğraflarıyla beraber paylaşmak da pek yakında mümkün olacak!

Misafirlerimiz memnun ayrıldılar, bize de aileyle yapılan hoş sohbetler iyi geldi. Üstüne bir de aynı günün akşamı, yani dün akşam, teklifsiz bir araya gelmekten mutlu olduğumuz, oğullarını çok sevdiğimiz arkadaşlarımız çaya geldiler. Gerçi gündüz misafirlerimiz için yapmış olduğum tatlı ve tuzludan eser kalmamıştı ama zaten önemi de yoktu hiçbirimiz için. Ne olsa yapar yerdik. Öyle de yaptık zaten. Ertesi gün yola çıkacak olan aile babasının da isteğiyle normalde gecenin geç saatlerine kadar oturup sohbet ettiğimiz buluşmalardan birisi olmadı ve erken ayrıldılar.. Ertesi günün işgünü olması da cabası.

Bu sabah yazımın başında yazdığım gibi kırgın bir vücutla uyandım ve dürüst olmak gerekirse, büroma gelmeyi istemedi canım. Ama büromdayım. Yataktan çıkmak ve hazırlanmak öyle zor geldi ki. Sanırım erken çıkacağım, umarım hasta olmadan önce gelip insan vücuduna yapışan kırgınlıklardan değildir bu benimki. Soğuk ve yorgunluk bana savaş mı ilan etti nedir? Daha önce çok üşüdüğümü yazmıştım ya, kansızlık olabilir mi yorumu gelmişti. Yokmuş öyle birşey, geçtiğimiz ay detaylı bir kontrolden geçtim, doktorum sonuçlardan çok memnun. Belki de lahana trendine ayak uydurmalıyım ve kat kat giyinmeliyim. Bunaltır beni, yok yapamam :). Evin beyi de pekmez gibi enerji ve dolayısıyla ısı veren yiyeceklerden uzak durmama bağlıyor bu durumu. Sevmiyorum ama bir pekmez kürü uygulamasına geçsem mi acaba diye içimden geçirmiyor da değilim. Çözüm olacaksa neden olmasın?

Bu aralar fotoğraf çekme isteğim kabardı ama malzeme kıtlığı devam ediyor. Mutfağa girme isteğim de yavaş yavaş geliyor gibi, bu haftasonu yaptıklarım ısınma çalışması gibi oldular. Denemek istediklerim listesi de öyle kabarık ki... arkadaşlarımın hamaratlığını görünce utanıyorum tembelliğimden. Bu hafta listeden bir şıkkın daha üstüne çizik atabilirim. Ne olacağını ben de bilmiyorum şimdilik, bekleyip hep birlikte göreceğiz :)).

11 Ocak 2008

Aklımdan geçenler...

Mutlu başlangıçlar dileyerek başladığım yeni yıla mutlu başladım. Anne-babamın ve canım kardeşimin sevgi dolu seslerini duyarak ve sevgili(eşi)mle şarabımızı karşılıklı yudumlayarak...yani keyifle karşıladım 2008'i. Umarım herkesin dilediğince geçireceği bir yıl olur.

Bugün Cuma ya, pek severim ya ben cuma günlerini, keyifliyim... Sakin bir işgünüydü aslında. Telefonum da her zamanki rutin yoğunluğundan uzak, çok az kere çaldı bugün. Sabah yazmam gerekenleri bitirip, öğleden sonra büromun penceresinden üzerime doğru yayılan güneş ışıklarının verdiği miskinlikle şöyle bir blog turu yaptım, okuyamadıklarımı okudum. Beni tanıyan tanımıştır. Yorum yazılma ve yazma kaygısı olmadan yürütüyorum ben bu blog macerasını. Linkler konusunda da aynı. Kimse kimseyi rahatsız etmemeli bu konuda. "Aman tanrım! Ben onu linklerime ekledim ama o beni eklememiş!" gibi olgunluk dışı, yapay anlayışlar hiç bana göre değil. Böylesi kaygılardan uzak olunca daha bir içten olabiliyor insan. Bunun için aslında somut bir örneğim de var ama kendisini ve etrafında yarattığı izlenimden dolayı onu sevenleri rencide etmek istemediğimden örneklendirmeyeceğim bu konuyu. Blog blog dolaşıp link verme sohbeti yapmadan da aynı ilgiye ulaşabilir insan. Neyse, şimdilik burada kesiyorum bu konuyu yoksa gerisi gelecek :). Ben, beni isteyerek tıklayan(karşılık gözetmeden) ve okuyan insanların varlığını bilmenin hazzını değişmem bu tür yapay ilişkilere.

Bu akşam için anneciğimi ve babacığımı çaya davet ettim. Kocam ve annem-babam-kardeşim çok iyi anlaşırlar. Herbiri birbirine saygı ve sevgi ile yaklaşır ve bu beni öylesine mutlu ediyor ki. Birbirini gerçek anlamda anlamak, sevmek, değer vermek, paylaşmak, nerede nasıl davranacağını bilmek, açık ve de içten olmak... Sahip olduğum tüm bu güzelliklerin mutluluğunu doyasıya yaşıyorum. Yalnız akşam çayın yanına ne yapsam bir türlü karar veremedim. Vaktim yok, tek çeşit. Tatlı olsun istiyorum. Evdeki pastabanı değerlendireyim en iyisi, sade bir pasta olabilir mesela. Kulağa fena gelmedi, pasta! Evet evet en iyisi bu :).

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails